La Berceuse De La Mer

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

La Berceuse De La Mer

Mesaj tarafından West Blue Anlatıcı Bir Paz 21 Şub. 2016, 15:56

Güneş mi? Hââğğh. Gözlerimi acıtıyor. Hımmph."

ses:
Burnundan nefes verir

ses:
Buz dolu bardağın çıkardığı ses

"Hah? Bira mı? Hemde buzlu. Güneşin altında buzlu bir bira. Oldukça şanslı olmalıyım. Güneşin tenime dokunuşu, çok hafif esen rüzgâr ve buzlu bir bira. Hâh. Harika. Sanki cennette gibiyim.
Peki ama ben buraya nasıl geldim?
Bir dakika, güneş mi? Günlerdir güneşi göremiyorum. Bu nasıl olabilir?
Ayrıca ben bira da içmiyorum.




Bira olan eline bakar ama gitmiştir. Eli kanlıdır.

Ha? Bu da ne? Ka-ka-k-kan mı?

Elini sağa sola sürer.

Neler oluyor?

Görüşü bulanıklaşır.

Her şey neden aniden bulanıklaştı. Güneş, güneşi göremiyorum. Çok parlak, sanki burnumun dibinde gibi. Çok sıcak ve parlak. Kıgğh!

Soluk soluğa kalır. Nefes alıp vermeleri net duyulur hâlde.

Hâh, hâh, hâh.

Arkasında ki adamlardan kaçar. Dar sokak arasında kundura ile koşan bir adam-vari.

Hâh, hâh, hâh. Atlattım galiba. Artık seslerini duyamıyorum. Hâh, hâh. Biraz dinlenmeliyim.

Bir elini karanlık ve dar sokakta ki duvara yaslar ve ayakları dik şekilde eğer bedenini.

Onlarda kimdi? Benden ne istiyorlardı?

Kafasını yukarı kaldırır.

Yüksek binalar mı?
Burası da neresi?
Böyle bir yer olabilir mi?
Çok yüksekler. Ay ışığı neredeyse bana ulaşamıyor. Ah, oldukça da kasvetli.




Kafasını çatılara şans eseri gezdirirken bir şey farkeder. Simsiyah biri. Üzerinde sanki sadece tek parçadan oluşan kumaş kıyafet var.  Öyle bir kumaş ki alt tarafı yerde sürtünmekten yırtılmış gibi görünüyor. Tabî ki bunu görmesinin nedeni, giydiği elbiseyi yan tarafa doğru uçuran rüzgâr.

Siyah şey:


O şeyde ne? Bana mı bakıyor? Hâh, hâh.

Yutkunur. Alnından akan ter yaşlı yüzünde bir seyahate çıkarcasına engebeli arazide yola koyulur. Her bir çukur, bu yaşlı adam için bir yaşanmışlıktır. Her çukurda bir anısını barındırır. Her aynaya bakışında bir anısını hatırlatır.

Yalnız, o şey bir an olsun kımıldamıyor ve ona bakıyordu. Uçuşan pelerini ve heykel gibi duruşu oldukça ürperticiydi. Korkudan mı bilinmez koşarak uzaklaşmaya başladı dar sokakların arasında. O kadar ürperdi ki, dar sokaklara girerken kafasını çevirip son kez baktığında hâlâ ona dik dik bakıyordu. Çok geçmeden o şeyle arasına binaların duvarları girdi lakin gittiği yer zifiri karanlıktı artık.

Karanlığın içine gömüldüğünde, hızlı hızlı nefes alıp verişinden ve kunduralarının çıkardığı sesten başka duyulabilecek başka bir ses yoktu. Ah, bir de yankısı vardı.

Önümü neredeyse göremiyorum. Duvarlar sanki siyahın bir kaç açık tonu, yollar ise bir kaç ton daha açığı. Görüşüm ise sanki 2 metre. 2 metreden ötesi zifiri karanlık.

Durdu bunları düşünürken. Teri alnından boynuna indi. Sağına ve soluna bir kez baktı. Kiremit duvarlardan başka hiç bir şey yoktu. Yutkundu. Ne yapacağını bilmiyordu. O sırada görüşü biraz daha artmış olmalı ki, sol çaprazında ki üç katlı binanın tepesinde o şeyin kendisini seyrettiğini gördü. O kadar dik bakıyordu ki, bakışları korkunun şekle bürünmüş hali gibiydi. Uçuşan kıyafeti onu daha ürkütücü yaparken, esmeyen rüzgâr nasıl oluyor da onun elbisesini uçurabiliyor diye düşündü.
Gri bir gökyüzü. Hareket etmeyen, grinin bir kaç tonu açık bulutlar. Ay ışığı var ama ay yuvarlak değil, altıgen.

Peki ya yıldızlar? Yıldız olmayan bir gökyüzü. Kuru ve gri. Neresi burası?

O şeyin dik bakışlarına dayanamayıp tekrar koşar, koşar, koşar. Atlattığını düşünerek bir duvara yaslanır ve kıçının üstüne düşer. Nefes alıp vermeleri daha derindir artık. Yüzünü, boynunu ve burnunu elbisesine siler ve sağa sola bir kez bakar. Hafiften kendini toplamış ve ağarmış saçlarını duvara yaslamıştı. Başının üst kısmını arkaya yatırarak yasladı duvara. Betonun soğuğunu hissediyordu. Yere değen parmak uçları, kalçası da öyle. Son kez burnundan nefes verdi ve gözlerini açtı gri gökyüzüne karşı. Yavaşça açarken göz kapaklarını, gözleri hiç olmadığı kadar büyümüştü. O kadar büyüktü ki neler olup bittiğini gözlerinden görebiliyorduk. O siyah şey tam üstünde ona bakıyordu. Uzaktan seçemediği simasını, net olarak görebiliyordu. Simsiyah kıyafetlerin içinde bembeyaz bir maske. İfadesizce kendisine bakan gözler. O kadar büyük bir çığlık attı ki içinden, ciğerlerinin yırtılışını hissetti ve bir anda tüm ışıklar kapandı. Zifiri karanlığı 2-3 saniye gördüğü gibi bir acıyla uyandı. Kafasını, ranzanın üst yatağının alt kısmına vurmuştu.

Kığgh, kııığgh! Lanet olsun. Kafam! Kafaam!

Diye kafasını tutarak sızlandı. Tabî o sırada yarı kalkmıştı. Kafasını iki eliyle sıvazlayarak acıyı dindirmeye çalıştı. Soğuk soğuk terlemiş, yatak sırılsıklam olmuştur.

Demek hepsi bir rüyaymış!

Nefes alır verir.

Sırılsıklam olmuşum! Kıgğh, acıyor...

Der ve tek ayağını ranzadan aşağı atar, çok geçmeden diğerini de aşağı salar ve üstüne basarak doğrulur. Önü açılmış olan pijamasını ilikler ve karanlık odasının camına doğru yürür.

ses:
Çıplak ayak sesleri

Cam kenarına gelir ve perdeyi aralar.

Dışarısı hâlâ karanlık. Gecenin bu vaktinde uyanmaktan nefret ediyorum. Acaba duracağımız adaya ne kadar kaldı. Kığgh, çok kötü acıyor..

Der ve gökyüzüne bakar. Bulutlar griye döner, yıldızlar yok olmaya başlar. O sırada göz bebeklerini büyüten şey Ay’ın altıgene dönüşüdür. O an da aslında odasında pencere olmadığını anımsar. Hatta bir pijama takımı da yoktur, önünü ilikleyebileceği. Peki ya ayakları? Yatakta kıçı donarken ayakları niye buna mazhar değildi? Aslında bir ranzada da uyumadığını hatırladı ve ranzaya döndü. Griye dönen teni, titreyen ayakları ve sanki felçmişçesine salınan kollarıyla öylece kaldı. Cama dönüşmüş gözlerine yansıyan şey ise, üst ranzada oturan o siyah şey idi. Dimdik ona bakıyordu. O kadar çok ürktü ki kafasının içinde yankılanan tiz sesi asla unutmayacaktı. Çığlık atıyordu, sesi çıkmıyordu. Hareket etmek istiyordu ama edemiyordu. Nefes de alamıyordu artık. Ellerini kaldırmak istedi ama yapamadı. Son çare gözlerini kapamaktı ve kapadı. Yavaşça kapanan kapaklarının arasından, son kez dikkatlice baktı o şeye ve hâlâ hiç bir kımıldama göremedi ve kapar kapamaz her yer zifiri karanlığa büründü.

Çok geçmeden uyuduğu odada uyandı. Odanın rengi laciverte çalıyordu. Tek katlı yatağı, beyaz renkli yastığı ve yatay çizgili desenlere sahip yatak örtüsü bozuktu. Gece yere düşmüş ve uykunun derinliğinden dolayı uyanamamış olmalıydı. Soğuk beton zeminde tek eline yüklenerek doğruldu. Bir eline dayanmış diğer eliyle ağarmış saçlarını geriye doğru itti.

Bu sefer rüya olmadığından eminim. Ehehe! Çünkü bu sancıyı rüyada aynı şekilde tatmam mümkün değil. Ahaha!

Dedi ve ayağa kalktı 50’lilerinde olan kısa boylu, tonton mizacı olan bu adam. Üzerinde beyaz atlet, altında geçen ay, üstünü kaybettiği pijama takımının altı vardı. Dikine mavi çizgili, beyaz renkli bir pijamaydı bu. Ayağında, ayağına oldukça büyük gelen üstü kumaş, altı plastik olan terliği vardı. O kadar büyüktü ki yürürken arkasının yerde sürüklenmesine engel olamıyordu. Bu da onu bir çocuk gibi gösteriyordu. Yuvarlak burnu, elma yanakları ve saçının üst ön kısmı kel olan biriydi. Ve kendini tanıttı içinden kendi sesiyle bizlere;

Benim adım Hucbald. Tuotilo Hucbald.(Tuotiro Hukbarudo) 52 yaşındayım. Hiç evlenmedim, ailemden geriye kalan tek üyeyim. Ah, sanırım neslimizi tükettim. Ehehe.
Ben bir gezginim. Yıllardır seyahat ediyorum. Grand Line’ın sonundan buraya kadar bütün adaları seyahat ederek geldim. Şimdi ise rota, Batı Mavi. Ehehe.

Aslında ben bir yazarım. Kitabım için denizlere açıldım. Yüzlerce, binlerce insanla tanıştım. Kitabımın nasıl evrimleştiğini kelimelerle anlatmam mümkün değil. Hatta neredeyse bitirmek üzereyim ama yeni insanlar, farklı kültürler tanımak bende bağımlılık yaptı diyebilirim. Kitabımı bitirince seyahatime kaldığım yerden devam edeceğim. Ehehe.

1.60 boyunda, 80 kilogram, omuzları hafif çökük, yuvarlak bir göbeği olan ihtiyar tekiyim. Genelde yamalı ve ekoseli bir ceket, onun altına kadife bir pantolon giyerim. Ağzımdan pipom veya sigaram hiç eksik olmaz. Gözlerimin altı kızarıktır. Kaşlarım, saçlarım ve sakalım bembeyazdır. Saçlarımı arkada bağlar, sakalıma ise düzenli bakım yaparım. Ha, bir de sanatçı şapkamı asla eksik etmem. Küçük bir tulumu andırsada o olmadan kendimi kel gibi hissediyorum. Ah, aslında kafamın üst kısmı kel. Ehehe. Ah, bu arada sıcak adalarda ceket yerine yelek giyerim.


Dedi ve laciverte çalan odasında, daktilosunun bulunduğu masaya yöneldi.

Ertesi gün gemi duracağı adaya yanaştı.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------

Sen ise o sırada memleketine veda ediyor ve limana doğru yol alıyordun. Limana vardığında standart liman yoğunluğunu görüyorsun. El arabalarında, sırtlarda taşınan eşyalar, kargolar. Yolculuk için hazırlık yapan insanlar. Uçuşan martıların sesleri, denizin şarkısı ve güneşin gemi yelkenlerine vuran ışığı. Temiz hava, serin rüzgâr ve kalabalığın ayak sesleri.



Batı Mavi’ye hareket etmek için hazırlanan ve senin bineceğin geminin adı, BARCORELLE. Üç yelkenli, yolculuk için ideal bir gemi. Bilet satışları, geminin güvertesinden indirilen tahta yolun hemen yanında yapılıyor. Orada bir kaç kargo kutusunu masa yapmış, arkasına bir kutuyuda tabure niyetine atmış, gözlüklü, sıska ve 30’lu yaşlarında biri var. İnce bıyıklı, siyah saçlarının arasında bir kaç asi beyaz saçı olan, kaşları çatık biri.  Biletini ondan temin edeceksin. Sana kendini tanıtmayacak. Aksi biri. İçerisinde pencere olan kamara 40.000 ß, penceresiz ve dar olan odalar 25.000 ß. Ortak kullanım alanı yani güverte altı ise, 5.000 ß.

Rp Out;

Spoiler:
Ada sana ait olduğu için, geliş yolunu ve limanda gördüğün detayları betimleyebilirsin. Aynı şekilde, gördüğün kişileri ve nesneleri. Bu arada bilet parası formalitedir. İster ödersin, istersen aynı paran ile başlarsın.

Hayırlı olsun.

_________________
avatar
West Blue Anlatıcı

Mesaj Sayısı : 65
Kayıt tarihi : 17/01/16

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: La Berceuse De La Mer

Mesaj tarafından Kawaii-sama Bir Ptsi 22 Şub. 2016, 03:16


Merhaba size ey hikaye severler. Bu gün ki ozanınız ben deniz Sylvanas ve zaman zaman araya hikayelerinin gireceğini bildiğimiz babamla yaşıt olan yazar Tuotilo Hucbald.

Önce kendimizi tanıtmakmış adet öyle midir efendi yazar? Hadi başlayalım o zaman.

Ben yedi denizin en yetenekli ozanı Sylvanas Windfinger, kadınlara yaşları sorulmaz lakin otuzuma yaklaştığımı size çıtlatayım en iyisi. Yazmaktan daha doğrusu uzun uzun yazmaktan pek anlamam, kelimeler uzadıkça başım döner ancak müzikle birleştirmek söz konusu olunca benim gibi geniş yelpazeli birini bulmak için nice denizler gezmeniz gerek diye bilirim. İddialı olduğum yegane konu enstrüman yelpazem olsa gerek.

Pek zayıf derler bana, boyun adamda ortalamanın üstündedir. Yeme içme de pek kilo aldırmaz bana ancak iyisi mi kilodan pek konuşmayalım. Kimi zaman gerginleştirir bu konu beni. Beni tanıyorsanız daha fazla uzatmama gerek yok, umarım şarkılarımı seversiniz değerli dinleyenler. Hepsini severek yazdım, bir gün duymayan kulaklarınıza ve ya görmeyen gözlerinize derman olur bazı notaları umarım...

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------

Yolculuk için hazırlanmaya başladığım gece ailemle kutlama yapmıştık, daha ziyade ortada bir cenaze havası vardı... Bilirsiniz, bir birine bağlı aileler öyle ayrılıkları kolay kaldıramaz, bizimki de öyleydi. Babam ilk piyano eğitmenimdi, aynı zamanda ilk aşkım ve ilk dostumdu. Annemse her zaman olmak istediğim kadınsı figür olmuştu, kurdeleler bağlı olan eteklerinin çiçek tarlalarında dans edişini kimi zamanda çamurlu yağmurun altında küpe çiçekleri gibi burkulup eski hali olmasa da başka manzaralar yarattığını gördüm.

Kız kardeşim küçüktü ve biraz yalancıydı. Annemler uyanmadan kalkmak istemiştim, onlara yalan söylemiştim. Bilirsiniz, üzülmesinler ne gerek var. Sabah erkenden kalktığımda kardeşim de peşime takılmıştı. Küçük ayaklarını yavaşça basması zaten ses çıkarmayan o patilerin iyice sessizleşmesine neden olmuştu. Arkamdan gelip kalçamı mıncırmaya başladığında da "Ah!" diye basmıştım korkudan çığlığı. Sonra başladı son aile kavgamız.

Kahvaltılar yapıldı, temiz kıyafetler alındı, iç çamaşırları, sütyenler her ne varsa alındı kısacası. Antika silah bir kere daha temizlenip kemerime asıldı. Koca koca mermiler ceplere dolduruldu. Anlayacağınız, bir ton angarya yaptılar ancak kıyafetlerden bir kaçını alıp kardeşimi omzuma aldığım gibi şehrin içine yürümeye başladık. Annemlere kalsınlar diye tembih ettim, bizim küçük Yrel yolları iyi bilirdi. Kendi başına dönmesi sorun olmazdı, yolda beni görenler ayaklarımın altından çıkan tıngırtı seslerinden her zamanki gülümsemeleri ve kahkahalarıyla uğurladılar. Ekmek vereninden, elma verenine. Birisi gidip öteki geldi, reddetmekten iflahım soldu derken dört yolun geçtiği köşenin batı tarafındaki öğretmenim Ozart'ın evini gördüm. Her zamanki gibi o saçma peruğunu takmış, yüzünü maskesiyle örtmüştü. Burnunu yukarı kaldırmış öylece dışarıyı izliyor gibi yapsa da o pudralı güzel yüzünden akan her bir damla yalanını haykırıyordu.

Müziksiz şiiri mi olur ozanın:

Ah yalancı ailem...
Yalancı ailem, bana yardım edin yalanınıza ortak olayım.
Çok uzun süredir doğruyum
Yolum bu mu olmalı bilmiyorum
Kimse duymak istediğimi söylemiyor
Ben içlerinde değilmişim gibi

Bu yolu nasıl yalnız yürüyeceğim
Görünüşe göre eve gelemiyorum
Ama bu önemli değil
Lütfen ağlamayın
Her yolculuğun bitişi evdir
Ev olmasa ona yolculuk denmez...


Ben fark etmeden çoktan biletleri alacağımız yere gelmiştik, tepemdeki yaratığı indirme vaktiydi. Bilet fiyatları uçuk değildi ancak istediğim odaya karar vermek zor. Çok dar alanlarda kendimi iyi hissedemem ancak bir tane cam için de bir ton para bayılmak ne kadar mantıklı bilemiyorum. Yolculuğum uzun sürebilir, bu nedenle belki de camlı olanı seçmem lazımdı ancak indikten sonra yapacaklarımı düşünürsem galiba tavan altı denecek izbe bir yer bile işimi görürdü. Gerçi genel kullanım alanında soyulma riskim var, hem güneş girmeyen odaya şeytan girer. En iyisi güneş giren odaya geçmek. Adama 40.000 belisini verdikten sonra, artık yolculuğum başlayacaktı!

Out:
İmzamdan parayı düşüyorum, gerçekçi olalum.

_________________
Cheers love, natzi gm here!

avatar
Kawaii-sama
Admin

Mesaj Sayısı : 82
Kayıt tarihi : 12/02/16

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: La Berceuse De La Mer

Mesaj tarafından West Blue Anlatıcı Bir Salı 23 Şub. 2016, 13:44

“Haaağh, geldik sanırım. Dışarı çıkıp biraz güneş yüzü görsek pek fena olmazdı.” Dedi Hucbald ve güverteye çıktı.

Temiz ve hafif serin olan hava bi hoş etti kendisini. İki kolunu, iki yana gerdi ve esnedi. Bir yandan da ağzını açıp kapa, aç kapa yaptı. Sonra yeleğinin cebinden çıkardığı pipoyu ağzına koydu ve güverteden aşağı doğru inen yoldan indi. Bilet satmak için her zaman ki sıska Edmond seçilmişti. Bu işi sevmiyordu. İnsanlar konuşmaktan hoşlanmıyordu. Yaşlı Hucbald ise bir kargo kutusu kaptığı gibi yanına gitti ve 2-3 metre kadar arkasına kuruldu.





Günaydın Edmond! Ne kadarda güzel bir ada değil mi? Burada fazla kalamayacak olmamız çok kötü. Kim bilir nasıl insanlarla tanışırdık. Ehehe

Dedi ve son gülmesinin ardından öksürüklere boğuldu. Öksürürkende piposuna koymak için hazırladığı tütünü döktü.

Kahretsin!” dedi.

Ruh gibi duran Edmond ise,

Ahaha, seni bunak. Bana takılacağına kendi işine bak.

Dedi. Evet, Edmond bu gemide sadece Hucbald ile konuşuyordu. O sırada o tarafa doğru bastığı her yerden notalara hayat veren neşeli ama 20’lerinin sonunda bir hanımefendi geliyordu. Hucbald yine elinde ki tütünü dökerek bakakaldı. Böylesine hoş bir günü, böylesine mükemmel bir müzik süsleyebilirdi.  Sen ise bilet almak için Edmond’ın önünde dikiliyorsun. O sana odaları ve fiyatları tarif ettikten sonra yarım saat içinde hareket edeceklerini söylüyor. Tabî ki satıcının arkasında ağzında pipo elinde bir folyo bulunan bir amca sana doğru bakıyor. Donmuş kalmış gibi. Folyonun üstünde ki tütünleride dökmüş. Ama o bir beyefendi olduğu için senin baktığını fark eder etmez, toparlanıyor ve folyoyu rulo yapıp pipoya dökmeye çalışıyor lakin tütünü yere dökmüş. Döktüğünü varsayarak kibrit ile yakmaya çalışıyor ama yakamıyor.

Hay aksi! Yine tütünü dökmüşüm!” diyor. Edmond ise,

Ahaha, ahaha” diye kahkahalar atıyor. Bu sıcak ortamı görmek herkesi eğlendirir sanırım. Güverteye doğru çıktığında, fıçıların üzerinde, kargo kutularının üzerinde, yerlerde oturup muhabbet eden insanları farkediyorsun. Geminin güvertesinde rüzgâr biraz daha güçlü. İyi bir esinti var diyebiliriz.

Yelkenler inik, dümen boş. Bir sağa bir sola hafif bir sallantı var. Güvertedikiler ise yukarıya doğru çıkan müziğe kulak vermiş durumda.





Odan güvertenin arka kısmında. Tam konumu ise geminin sağ arka tarafı. Camdan limanı görebilirsin. İçeride kaliteli bir yatak, mavi çerçeveli bir pencere, ceviz ağacından bir masa ve ufak bir duş yeri var. Gerçekten kaliteli bir yermiş değil mi?
Oda numaran ise 13.


_________________
avatar
West Blue Anlatıcı

Mesaj Sayısı : 65
Kayıt tarihi : 17/01/16

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: La Berceuse De La Mer

Mesaj tarafından Kawaii-sama Bir Çarş. 24 Şub. 2016, 15:40

Çıngırdak misali gidişimi haykıran ayaklarım bana yoldaş olsun. Olabildiğince kısık tutmaya çalışsam da sesini ayaklarımın, ne yazık ki bunu duyup fark eden insanların bana kenetlenmesinden olsa gerek sanki etrafta hiç ses yoktu. Belki de heyecanım vücuduma vurmuştur ki, kontrol edemiyorumdur sesleri.

Bilet fiyatlarını düşünürken, gidilecek yerleri anlatan adamın her ne kadar bıkkın haliyle bana sunuşuna maruz kalsam da bu adamın adının Edmund olduğunu öğrenmem uzun sürmüyor. Pekala da eğlenceli birisi olabiliyormuş. Yarım saat sonra hareket edileceğini öğrendiğimde, etrafı biraz gezmenin zararı olmaz dedim kendi kendime. Kardeşimi tepemden indirip yere koyduğum sırada beni izlediğini düşündüğüm yaşlıca bir adam fark etmiştim. Edmund ile konuşan bu adam bana biraz fazla dik bakıyor gibi gelmişti bu nedenle ben de ona bir baktığımda şaşkın hareketlerle piposunun olmayan tütününü yakmaya çalıştı.

Biraz rahatsız etmiş olsa da gülümseme biraz da içten içe kıkırdamama sebep olmuştu bu şaşkın hareket. Elimle ağzımı kapadıktan sonra, hafiften kızarmış yanaklarımla kardeşime "Eve geç kalma sakın. Kuşlarıma yem vermeyi de unutma. Geri döndüğümde ustamın evini de benim temizlediğin gibi temizlemiş olarak görmek istiyorum. Benim işlerim artık senin kocaman kız oldun!" dedikten sonra onun cevabı ile yaşımın tekrar farkına varmıştım "Sende koca kadın oldun ama evde kaldın." yine utandırdıktan sonra beni kafasına hafifçe vurup alnından öptükten sonra el sallayarak gemiye doğru ilerledim hızlı adımlarla.

Notalar ayaklarıma yoldaş, birlikte basit bir tekerlemenin müziğini yapıyorduk. İnsan yürürken bazen içinden ah şu şarkı deyip bilemediği hani ancak o ana tam uyan neşeli ve ya üzüntülü gelen şarkılar vardır ya. İşte onlardan birisi, çok basit bir tekerleme "Hı-hı, hı-hı,Hıh-hıhıhı-Hıh-hıhıhı!" diye bir tekerleme işte.

Etrafımdaki hareketlilik bir yana, hızlı adımlarla kamarama gittikten sonra epey bir şaşırmıştım. Ceviz ağacının böyle bir yerde kullanılması epey ilginçti. Epey iyi görünen bir yatak, üstüne bir de kendine ait bir duş! Yok daha neler diye düşünmeden edemedim, epey şaşırmıştım bu duruma. Eşyalarımı yatağın yanına koyup şöyle bir etrafa baktım, belki içeri girilecek başka bir kapak falan vardır diye, yoksa da odamı kitleyip bi dayanıklılığına bakacaktım kapının. Gecenin bir yarısı istenmedik birinin gelmesi kötü olurdu, bu antika tabanca ne kadar güçlü bilmiyorum ancak mermileri epey yıkıcı olduğunu gösteriyor. Her neyse, her şey bittikten sonra gemiyi biraz dolaşacaktım. Neler var, kimler var? Tanıdık yüzler var mı etrafta bir görmek lazım!

_________________
Cheers love, natzi gm here!

avatar
Kawaii-sama
Admin

Mesaj Sayısı : 82
Kayıt tarihi : 12/02/16

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: La Berceuse De La Mer

Mesaj tarafından West Blue Anlatıcı Bir C.tesi 05 Mart 2016, 13:10

Ne kadar güzel bir ada değil mi Edmond? Ehehe, öhhö öh öhhö öh-hö. Kıgh, ahaha!"

Dedi Hucbald, durduğu yerden ufka bakarak, tabi piposundan duman çekmeyi ihmal etmiyordu.

Bu mereti artık bırakmalısın. Yolculuğun bitmeden ölüp gideceksin seni bunak.
 
Dedi arkasına yarım dönerek bilet satıcısı.

Sen beni boşver. Yeni aramıza katılan yolcu hakkında ne düşünüyorsun?

Dedi piposunu tüttürürken.

Sıradan bir yolcu.

Dedi tezgaha doğru dönerek.

Sıhadan mı? Hic zanmıyorum. Bılet almaya gelirgen ki çıhan sesleği duymadın mı? Sannnnki ayakları enstrumanmış da, her adımında notalara basıyormuş gibiydi.

Sönmüş tütünü tekrar yakmaya çalışırken ağzının yarısını kaplamış pipo, bu şekilde etkiliyordu sesini.  

Haklısın, galiba o da senin gibi meyve kullanıcısı.

Dedi topladığı paraları sayarken.

Eğh, sanırım.

Dedi ve bir eli piposunun şişman kısmında diğer eli cebinde güverteye doğru yol aldı.

O sırada;

Odana yerleştin, böyle lüks bir geminin kapısının dandik olması aklına gelmiş olamazdı ama geldi. Kapı sağlam ama ondan daha iyisi, her akşam tayfanın devriye geziyor olması. Tabî bu durumu ancak akşam farkedebilirsin veya kapının sağlam olmadığını düşünüp bunun bir sorun olduğunu bildirirsen. Güverteye çıkan en dış kapıya gelip baktığında, tek tekerli bisiklet üzerinde tur atan bir kaçık öyle dönüp dönüp duruyor. Döne döne en son senin önüne geliyor ve duraksıyor. İki ayağı pedalda, bir ileri bir geri yapıyoro sırada denge kurmaya çalışan vücudu bir dansöz misali oryantel yapıyor. Rengarenk dikey çizgili şalvarının üstüne süslü mü süslü bir gömlek geçirmiş, dağınık saçlarının üzerine ise bir adet parti şapkası takmış, tombul burunlu, ufak gözlü, geniş çeneli 40’lı yaşlarında ama 18’lik bir genç gibi önünde duruyor. Şapkasını çıkarıp önüne eğilerek ki sözünü bitirdiğinde dengesini bozduğu için yere düşecek;

Oh-oh-oh, gemimize hoş geldiniz madam. Bendeniz Amiral Zahanos! Gemide gördüğün üniformalılar benim tayfam, diğerleri ise misafirim. Ah belim, kafam, gözüm.

Şapkasını kafasına koyup doğruldu. O sırada güverteye çıkan pipolu yaşlı adamı gördün. Sana doğru geliyordu. Gözleri kısık şekilde ikinizin yanından geçti ve şunları söyledi.

Denizin sallantısı yetmiyormuş gibi bir de etraflarında o bisiklet ile daireler çiziyorsun Renos.

Dedi kısık gözleri ve umursamaz tavrı ile. Aslında sen orada olduğun için böyle davranmış olmalıydı. Kapıyı geçince ilk sağdan aşağıya inen merdivenlere doğru gitti. Arkasından;

Hucbald-san! Bu bisiklet, b-hu bi-hisiklet benim bir parçam. Onsuz yapamam.

Derken tek eliyle ağzını örtüp, ağzını büzüştürüp sana yanaşıyor ve sessiz bir şekilde;

Şşşş, biliyor musun? Aslında bu bisiklet ve ben kardeşiz. Ben doğduktan 7 yıl sonra doğdu. Onun adını ben koydum. Adı Tulpar. Doğduğundan beri hiç konuşmadı ama ben onu anlayabiliyorum.

Bisiklete dönüp;

Hı hı, hı hı, evet evet. Aynen, hı hı.

Dedikten sonra sana dönüp;

O da senden hoşlanmış. Eğer istersen seni gezdirebilirmiş. Dünyanın bir ucunda ki Kasha Yanardağına götürebilirim diyor. Ne dersin?

_________________
avatar
West Blue Anlatıcı

Mesaj Sayısı : 65
Kayıt tarihi : 17/01/16

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: La Berceuse De La Mer

Mesaj tarafından Kawaii-sama Bir Paz 06 Mart 2016, 01:57

Bir söz vardır bilir misiniz? Nereye giderseniz gidin hiç bir yer güvenli değildir çünkü oranın güvenli olduğunu düşündüğünüzde her şey zaten basitleşmeye başlar ve güven dediğiniz durum bir birine bağlı sicimler gibi çözümlenir. Sonunda ortaya çıkan şey zaafiyet olur, ekstra korumalar almanın bir zararı olmaz. Bir şarkı da vardı hatta, ne diyordu... Hah şey!

Ellerim onun sanırken
Bir baktım boşlukta yüzen kuş

Güvenlikle alakalı değil ancak bir şeye fazla da bel bağlamamak gerekli, en iyisi bir kaç kere daha kontrol edip kendini garantiye almak. Evet, evet en mantıklısı bu.

Silahımı bluzumun altına doğru yarı saklanmış bir şekle getirdikten sonra dışarı çıkmıştım, ki az ilerimde beni bana andıran birini görmüştüm. Yaşça bana "deli" diye hitap ettikleri zamandan oldukça uzaktı ancak bu görünen kişi de oldukça farklıydı.

Bana deli demelerinin temel nedeni bazen sesler duyup görüntüler gördüğümü düşünürdüm. Hayır düşündüğünüz anlamda değil, bir şeyler gördüğümü düşünürdüm. Yerde yürüyen karıncanın ayak seslerini duyduğumu ve o yaprağın üzerine çıkıp yeşille kahve rengi kabuğunun tam buluştuğu anda dişlerini o sulu yeni düşmüş taze yaprağa geçirdiğini izlediğimde kimsenin göremediği bir şeyi gördüğümü düşünürdüm. Hoş, sanatçı dediğin biraz deli olur zaten.

Bu geminin kendisinin olduğunu sanan bu genç ruhlu adamı bir tebessüm ile izlemeye koyulmuştum. Tayfanın kendine ait olduğuna inanmıştı, benim için güzel bir görüntüydü. Bu sırada aşağıda beni dikizleyen adam yanımızdan bir tüy misali uçarak geçerken hafiften bir iğnelemişti.

Sonrasında bu karşımdaki kişi, bana bisikletinin kardeşi olduğunu söylemişti. Adının Renos olduğunu da laf arasından çekip çıkarmıştım. Yedi yaşında gelen bir hediye olsa gerek ancak kim bilir belki de gerçekten de kardeşidir! Hemen ardından benim biraz daha büyüyen tebessümüm ile bisikletiyle konuşmuş ve onun da benden hoşlandığını söylemişti. Tulpar ve Renos, evet isimleri bu.

Bana bir teklif bile yapmıştı ben de biraz daha gülümseyip "Ben aslında önce Lougue Town'a gidip bitişlerin ve başlangıçların yaşandığı yeri görmek istiyorum; ama senin için Tulpar'ın herkesin duyacağı gibi konuşmasını sağlayabilirim." dedikten sonra bisikletin ana miline bağlı demir telleri tutmak için izin ister bir şekilde "Tulpar'a dokunmam da sakınca var mı?" diyecektim. İzin verirse elimden geldiğince bir şeyler çalacaktım...

İzin vermesi dahilinde çalınacak şarkı:


_________________
Cheers love, natzi gm here!

avatar
Kawaii-sama
Admin

Mesaj Sayısı : 82
Kayıt tarihi : 12/02/16

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: La Berceuse De La Mer

Mesaj tarafından West Blue Anlatıcı Bir Ptsi 07 Mart 2016, 14:21


Zaten seni üzerinde gezdirebileceğini söyledi duymadın mı? Ehehe. Elbette dokunabilirsin ancak dikkat et.

Dedi ve kulağına yanaşarak.

Orasına dokunursan gıdıklanabilir. Hush hush. Ehehe

Dedi ve iki eli açık şekilde sana bisikletini takdim eder gibi uzattı.

Çaldığın müzikten sonra tüm gemi sana dönmüş hayran bir şekilde izliyordu. Tüm uğultu kesilmiş, rüzgâr ve denizin doğal sesinin arasında serpilen bu notalar insanların gözlerini kısmasına, rahatlamasına, ısınmalarına neden olmuştu. O sırada;

Üh-hü ühühü. Öğgh öğhgh hıaaaaaaa.

Diye ağlayan Renos. Gözlerini koluyla kapamış hüngür hüngür ağlıyordu.

Ah, Tulpar sevgili kardeşim. Annem seni böyle görseydi ne kadarda mutlu olurdu. Beyaz kanatların güçlü ayakların ve yelelerinle onu görmeye gitmeliyiz. Bu şarkıyı onunda duyması gerekiyor. Üh-hühühühü. Iğaaağh.

Bisikletini kucaklayıp sarıldı Renos. Sarıldığı gibi kendi etrafında dönerek göz yaşı saçmaya başladı ve başı dönüp düşünce durdu. Ayağa kalkıp şapkasını kafasına koydu ve şunları dedi.

Nasıl çalındığını bana da öğretir misin? Ben de öğrenmek istiyorum.

Bu sırada gemi ahalisi toplaşmış seni alkışlıyordu. Bir kaç kişi dışında. Gözlerin onları seçiyordu. Hiç umursamayan bu tiplere bakıyordun.

Biri keçi sakallı, içe kıvrık bıyıkları olan ispanyol gibi giyinmiş, kafasında ki şapkasında tüy olan biriydi. Sanatçı edası taşıyordu. Bir diğeri ise şişko, kısa boylu ve uzun saçlıydı. Sim siyah gömlek ve pantolon giyiyordu. Gömleği üstten 3 tanesi açık ve fırfırlı janjanlı bir şeydi. Pantolonu bol paça altına ise yuvarlak topuklu kundura giyiyordu. Saçlarını geriye yatırmış, gri ve beyaz renkteydi. Bir kulağında küpe olduğu görülebiliyordu baktığın yerden. Bunda da özel bir durum var gibiydi.

Bir diğeri ise genç ve yakışıklı. Saç tıraşı çok iyi, sakal tıraşı ise her gün düzenli yapıldığı belliydi. O da siyah gömlek ve siyah pantolona sahipti. Bu üç adam güvertenin birbirine en uzak kısmında duruyordu. Sanki birbirlerine tavırlıydılar. Aynı gemide birbirine tavır yapan 3 adam. Hikayelerini duymak istediğin türden 3 adam. Eğlenceli görünüyor ama Renos da öyle.

_________________
avatar
West Blue Anlatıcı

Mesaj Sayısı : 65
Kayıt tarihi : 17/01/16

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: La Berceuse De La Mer

Mesaj tarafından Kawaii-sama Bir Ptsi 07 Mart 2016, 16:25

Ondan bisikletini istediğimde beni üzerinde gezdirmeyi teklif ettiğini tekrar hatırlatmıştı bu genç-yaşlı adam ancak benim tek tekerlekli bir bisikletin üstünde durmam meyvem olmadan senfoniler çalmama benzer. Kulakları tırmalar ve insanları güldürür. Bu nedenle bu söylediği sözden sonra sadece naif bir gülümseme ile reddetmem gerekmişti. Elime aldıktan sonraysa asıl olay başlayacaktı.

Müzik çalmak garip bir şeydir, ellerinin tuşlara ve tellere dokunması tarifsiz bir his olsa da elimi attığım her şeyin enstrüman olması daha farklı bir his veriyordu. Sanki her yerimde o terin ve kirin bulaştığı gergin teller sarılıydı ve ben onların arasında dans ederek hayatımı idam ettiriyorum hissi veriyordu. Gözlerimi derin bir nefesle kapadıktan sonra sadece çalacağım şeyi düşünmem yetiyordu. Sonrasında ellerimin her hareketinde sanki o gergin teller parmaklarımı okşuyordu, tuş bastığım her notada bir yağmur bulutundan düşüyordu damlalar.

Notların her birisi ayaklarımın altındaki basamaklardı, istemsizce ritmi tutmak için vurduğum ayağımdan gelen metronom sesleriyle kulağım sanki birlikte çalışıyordu. Ellerime emir veriyorlardı, telleri tek tek çekerken gözlerim ve ya zihnim orada değildi. Ruhum çok başka bir yerdeydi, kışın etrafta uçuşan kızıl yapraklar vardı her yerde. Yürürken hışırtıları kulaklarımı dolduruyordu, arada sırada çıkan sessizlik bir kaç dakika sonra gelen yağmurun uğultusunu bekliyordu.
Damlalar düşerken sonra fırtına benzeri sesler kulağımı dolduruyordu, güzel bir rüya gibi arada sırada gelip giden hüzünlü sızan sular parmaklarıma darbe vermem için yalvarıyordu. O yalvardıkça ellerim daha da baskın oldu ve akortlar değişmeye başladı. Klasik arpejler kendini daha basit ancak doğal olanlara yerini bırakmaya başladı. Güneş yavaştan kendini de göstermeye başladığında insanlar da camlarını açıyordu uzakta bir yerde, derin derin çektiğim yağmurun kokusu şu an içinde bulunduğum geminin kalasları arasında sızan tuzlu deniz kokusunu çoktan bastırmıştı bile. Islanan yaprakların çıkardığı sesler git gide azalırken güneş hafiften çıkmıştı. Islanmış uçlarımı okşayıp bana huzur veriyordu. Müzik buydu işte.

Her şey bitip yağmur suları geri yerlerine çekilmeye başladığında bende alnımı elimin tersiyle silip bir iki kere yelpaze gibi yaptığım elimle kendime azıcık bir rüzgar yapıp gözlerimi açtığımda etrafımda insanların toplandığını görmüştüm. İnsanlar beni izliyordu, bu garipti arp iyi çalabildiğimi düşündüğüm bir enstrüman değildi ancak görünüşe göre insanların içinde bir yere dokunmuşum gibi görünüyor. Özellikle de Renos için etkileyici olmuştu. Hayal dünyası gerçekle buluşmuştu bir yerde.

Fazlasıyla mutlu olmuştu, en saf mutluluk olsa gerek. İnsanın içini ısıtanlardan, sonrasında bana bir soru yöneltmişti. Aptal bir gülümsemeyle başımı kaşıyarak "Arp çalmayı öğretebileceğimi sanmıyorum ancak..." dedikten sol elimi duvara koyup, sağ elimle de onu keman gibi çalarak "Keman hakkında bir kaç bir şey göstere bilirim hehehe..." diyecektim. Böylece Tulpar'ın üzerindeyken de çalabilirdi eğer isterse.

Gemi beni alkışlıyordu bu sırada, kendimi ne kadar kaptırmışsam. Devam etme isteği oluşturuyordu bu durum ancak etrafta bir birinden ayrı üç kişi de bulunuyordu. Belki de onlar da müzisyendir ve beğenmemişlerdir. Bu Trio'ya kendi içimde İyi Kötü ve Çirkin lakabını takıyorum. Evet, öyleler.

Renos'a bakıp "Sana öğretebileceğim entrümanı getireyim bekle." deyip odama dönecek ve kemanımı alacaktım. Dışarı çıktığımdaysa derin bir nefes alıp çalmaya başlayacaktım.

Bir şarkı daha:


_________________
Cheers love, natzi gm here!

avatar
Kawaii-sama
Admin

Mesaj Sayısı : 82
Kayıt tarihi : 12/02/16

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: La Berceuse De La Mer

Mesaj tarafından West Blue Anlatıcı Bir Perş. 10 Mart 2016, 13:07

Kalabalık seni fazlasıyla mutlu etmiş, en saf halini tatmıştın. Renos’a dönüp, aptal bir gülümseme ile;

Arp çalmayı öğretebileceğimi sanmıyorum ancak...

Sol elini kamaralara giden bölümün duvarına dayadın ve keman gibi bir iki tıngırdattın. O sırada etraftan bunu görenler tekrar;

Wooaaah” gibi bir uğultu ile şaşkınlığını dile getirirken sen;

Keman hakkında bir kaç bir şey gösterebiliririm hehehe...” dedin. Böylece Tulpar’ın üzerinde keman da çalabilirdi.

Hayatında hiç keman kelimesini duymayan Renos şöyle dedi.

K-e-m-a-n mı?... Kêêêmân?... O da nedir?... Bir çeşit konuşan istiridye mi? Yoksa, olamaz... O bir... O bir... O bir keman mı? Bana demek istediğin şey bir keman mı? Âh bir kêmân. Yok, keman... Yoksa kêmân mıydı? Evet hımmm. Tamam görmek isterim. Ehehe.

Dedi kafasını bir sağa bir sola yatırarak. Gözleri sağa yatırdığında sola, sola yatırdığında sağa baktı.

O sırada alkışlara döndü Renos.

Teşekkürler, teşekkürler... Benim asil halkım...

Tulparı yerden kaldırıp onlara doğru tutararak;

Hıhıhı. Evet, evet. Hımmm. Anlıyorum. Tamam.

Dedi Tulpar’la konuşur gibi ve ekledi.

Beni sizler yarattınız diyor Tulpar ve hepinize teşekkür ediyor.

Bunu derken bir elini karnına getirip düz bir şekilde hizalıyor ve bir sağ çapraza bir sol çapraza eğilerek;

Sağolun... Sağolun...

Diyor. O sırada sen “Sana öğretebileceğim enstrümanı getireyim bekle.” diyorsun ve içeriye giriyorsun. Düz devam edildiğinde camlı ve lüks kamaralar var ama aşağı inen merdivenler galiba camsız ve kalite olarak daha düşük seviyede olmalı. Belki de daha aşağıda insanlar toplu olarak kalıyor.

O sırada tam o merdivenlerin orada, bir daktilo sesi duyuyorsun. Derinden geliyor. Sanki bir şarkı gibi. Birileri düşüncelerini bu şarkı ile dillendiriyor olmalıydı. Bir kağıda...

Acaba kim...

Düz devam eder ve odana gidersen Keman alıp güzel bir müzikle insanları eğlendirmeye devam edeceksin. Aşağı inersen karşına, 3 metre genişliğinde ve karşılıklı gelmiş 10'ar tane kapı göreceksin. 20 tane bu şekilde camsız ve lüks olmayan oda olmalı. Daktilonun sesi 13 numaralı odadan geliyor. Girmenin bir yolu var mı dersin? Belki de eşlik etmeli...

_________________
avatar
West Blue Anlatıcı

Mesaj Sayısı : 65
Kayıt tarihi : 17/01/16

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz