[Karne] Ralphye Pyley Rogue

Aşağa gitmek

[Karne] Ralphye Pyley Rogue Empty [Karne] Ralphye Pyley Rogue

Mesaj tarafından Captain 'God' Usopp Bir Ptsi 07 Mart 2016, 02:33

Ad Soyad: Ralphye Pyley Rogue
Irk: İnsan
Yaş: 20
Boy: 1.70
Kilo: 66
Cinsiyet: Erkek
Meyve: -
Taraf: Tapınakçı
Bulunduğu Deniz:West Blue
Grup: -
Kişilik + Geçmiş:

Kişilik: Umursamazlık en büyük etkendir onun için. Merak denen şey onda fazlasıyla vardır. Sakin ve kolay oltaya gelmeyen bir yapısı vardır. İnsanlar ile küçüklüğünden beri pek içli dışlı olmadığından ötürü kimseye güven duymaz. Çocukluk arkadaşı ya da değil, genel olarak kimseye ne kadar tanırsa tanısın güven beslemez. Gereksiz konuşan bir tip değildir. Bir buz dağını andıran soğuk bakışlarının eşliğinde gerektiği zaman konuşur. Ayrıca küçüklüğünden beri, insanların kendisine dokunmasından pek haz duymaz. O yüzden öpüşme, tokalaşma gibi huyları yoktur. El sıkma vasıtası ile ona el uzatan biri, bir çift soğuk bakışla karşılaşır. Küçüklüğünde çektiği zorluklardan olsa gerek, aç gözlü insanlara karşı özel bir nefreti vardır. Her şeyin bir ölçüsü olduğuna inanır ve bundan ötürü kendi koyduğu ölçülere göre hareket eder. İçtiği sudan yediği yemeğin miktarına kadar her şeyin bir ölçüsü vardır kafasında. Derin düşüncelere dalmayı pek sevmez ama nedense çoğu zaman hep kendini, istemsiz bir şekilde derin düşüncelerin akışında bulur. Bu huyundan nefret eder. Kör bir cehalete sahip olmasada kendisine kafa tutan kim olursa olsun her zaman karşılık alır. Bunun sebebini kendisi bile bilmesede birilerinin aşağısında kalma dürtüsü veya egodan olduğu kanısında bir teorisi vardır
Geçmiş:
Ada Tasviri:

Ada Adı: Zümrüt Adası
Ada'nın Büyüklüğü: 125.000 km^2
Ada'nın Nüfusu: Na-ha uygarlığı: 15 bin, Ka-ha Uygarlığı: 35 bin
Ada'nın İklimi: Adanın aşağı kısmı sürekli sonbahar yaşar, yukarı kısmında ise sürekli yağmur yağar.
Ada'nın Konumu: Grand Line.


Coğrafi:
Na-ha Uygarlığı: Adanın kara kısmını kaplayan bu yer sürekli son bahar yaşar. Güneşi sadece adanın denize yakın kısımları görür. Diğer taraflar tepedeki diğer adadan ötürü güneşten mahrumdur. O yüzden karanlık ve kasvetli havası özellikle adanın iç kısımlarında bolca görülmektedir. Adanın geneli büyükçe ağaçlarla kaplıdır. Ada halkı kabile yaşamı sürer ve yaşamlarını göğe yükselen ağacın yanında sürdürür. Adanın tam ortasında yaşam alanlarında tek bir ağaç bile yoktur. Tek ağaç olmayan yer ada halkının yaşadığı bu yerdir. Evleri ahşap evlerden oluşmaktadır. Adanın ortası hariç her yeri ormanlıktır kısaca. Ormanın belirli kısımlarında mağaralar vardır ve bu mağaralar adanın zengin yer altı kaynaklarına götürür sizi.

Ka-ha Uygarlığı: Adanın gökyüzünü kısmını kaplayan bu adada ise kesintisiz bir yağmur söz konusudur. Aşağıdaki ada gibi aynı yüz ölçümüne ve büyüklüğüne sahiptir. Halkın yaşadığı yer dev bir duvar ile çevrelenmiş ve şehrin üzerine büyükçe bir cam koymuşlardır. Bunun sebebi sürekli yağan yağmurdan kurtulmaktır. Duvarın ötesi ise büyükçe bir ormanlık alandır. Yüksek endüstri seviyesine sahip Ka-ha uygarlığının evleri betondan ve metaldendir. Şehrin en büyük yapısı kralın yaşadığı saraydır. Şehrin dört bir yanını elektrik kabloları kaplamaktadır. Bazı yerlerde bu kablolar o kadar sıklaşır ki, camın ardındaki gökyüzünü görmek zorlaşır.


Geçmiş:
Çok çok eski zamanlarda Ka-ha Kabilesi ile Na-ha adındaki iki kabilenin bu adayı aynı anda keşfedip bu ada için savaşa tutuşmaları ile her şeyin başladığı söylenir. Yıllar süren savaş sonuçsuz kalınca, Ka-ha kabilesinin reisinin en güçlü savaşçısına: "Git ve göğü" keşfet emri verdiği söylenir. Bunun üzerine emri alan güçlü savaşçı dev ağacı tırmanıp bulutların ardındaki yaşamı keşfetmesi ile savaş biter ve iki kabile reisi yer ile göğü paylaşır. Uzun süren bu savaşın ardından her iki tarafta ağır yaralar almıştır ve bir daha böyle bir şeyin olmaması için o dönemin kabile reisleri yere ve göğe birer tane asla bozulmaması gereken bir kuralın yazıldığı bir yazıt koymuştur.

Yerin yazıtında: "Tanrı şahidim olsun ki, gökte yaşayan mistik bir canavar vardır ve her kim oraya çıkıp mistik canavarı rahatsız ederse hem kendi canını hemde kabilesinin canını tehlikeye atacaktır." yazmaktadır.

Göğün yazıtında ise: "Tanrı şahidim olsun ki, aşağıda sadece ulu ağacın dayanabileceği kaynar sular vardır. Eğer bu kabilenin herhangi bir üyesi oraya inerse o kaynar su taşacak ve göklere kadar ulaşıp, her birimizi yakacaktır!"

O nesil bir yemin etmiş ve bu yemin doğrultusunda gerçeği diğer nesillere aktarmamıştır. Böylelikle asırlar asırları devirdikten sonra her iki yeni neslin uygarlığı da birbirinden habersiz bir yaşam sürmeye başlamıştır. Tabii her şey içindeki merakın bir sınırı olmayan genç bir çocuğun bu dev ağacı tırmanıp bu tabuyu bozması ile değişmiştir. Ka-ha uygarlığı aç gözlüğüne yenik düşmüş ve çocuktan aldığı bilgiler ile aşağıyı işgal etmek için hazırlıklara başlamıştır. Çocuk esiri olduğu Ka-ha uygarlığından kurtulunca tekrardan aşağıya inmiş ve doğup büyüdüğü insanları uyarmıştır. Böylelikle her iki taraf savaşa tutuşmuştur. Aradaki güç farkından Ka-ha uygarlığı savaşı kazanmaya yakın taraf olmuştur ama araya üçüncü bir partinin girmesi ile her iki kabilede püskürtülmüştür. Tapınakçılar savaşa dahil olmuş ve adayı kontrolü altına almıştır. Ka-ha kabilesinin teknolojisinden Na-ha uygarlığının ise zengin yer altı kaynaklarından faydalanmıştır.

Doğaüstü:

İki farklı sapında gül açmış bir çiçeği andıran, her iki uygarlık arasında köprü olan dev ağaç dışında, yukarıda doğan her çocuk dahi aşağıda doğan her çocuk ise kan kırmızısı halkalı gözlere sahip bir şekilde doğmamaktadır. Bu gözlerin her şeyi gördüğü söylenir.

Beşeri:
Ka-ha uygarlığı: Teknolojileri ile bir yaşam alanı oluşturmuşlar ve bu yaşam alanında yaşamışlardır. Cyborg teknolojisine kadar ulaşan bu dahi insanların bir sınırı yoktur. Tapınakçıların gelmesi ile büyükçe bir tapınak inşa edilmiştir ayrıca koca şehre.
Na-ha uygarlığı: Köprü ağacının yanında sürdükleri yaşamı ilkel ve kabile yaşamıdır. Ziyaretçisi olmayan bu adanın tek yabancıları tapınakçılardır. Büyükçe bir tapınak inşa etmişlerdir ve bu yapıda Ka-ha uygarlığının izleri vardır.

Ticaret:
Ka-ha Uygarlığı:
Gelişmiş teknolojisi ile her şeyi laboratuvar ortamında temin edip tüketmektedir.
Na-ha Uygarlığı: Kendi yetiştirip yiyen bir yapıları olduğu için daha önce hiç denizin ötesinden ne yardım almışlardır nede açılmışlardır.

Siyasi:
Ka-ha Uygarlığı: Eskiden bir kral ile onun meclisi tarafından yönetilirken şimdi tamamen tapınakçıların kölesidir.
Na-ha Uygarlığı: Kabile reisi ile ilkel bir yönetim şekilleri varken, Ka-ha Uygarlığı gibi tapınakçıların kölesi olmuşlardır.

Askeri:
Ka-ha Uygarlığı: Tapınakçılar tarafından bastırılan 15.000 bin yarı cyborg-yarı insanlar söz konusudur.  Tapınakçıların ise 4500 civarı şövalyesi varken 500 tanede rahibi vardır.
Na-ha Uygarlığı: On bin kişilik askeri güçlerinin yarısını hem Ka-ha uygarlığı ile olan savaşta hemde tapınakçılara karşı olan direnişte kaybetmişlerdir. Beş bin Na-ha askeri bastırılmıştır. Ka-ha Uygarlığında olduğu gibi burada 4500 kadar şövalye 500 kadarda rahip barınmaktadır.

Önemli Gruplar:
Ka-ha Uygarlığı: Tamamı dahi olan bu uygarlığın tek işi icat ve türevleridir. Tapınakçıların şövalyeleri ve rahipleri dışında önemli bir grup sistemi yoktur.
Na-ha Uygarlığı: Burada ise, madenleri işlemek için beş bin kişilik özel bir grup vardır. Bu gruptaki özel eğitilmiş kabile üyeleri dışında hiç kimse o madenleri işleyemediği için tapınakçıların özenle yaklaştığı bir gruptur. Diğerleri ise sıradan halk ve savaşçılardan oluşma gruplardan ötesi değildir. Yine burada tapınakçıların şövalyeleri ve rahipleri ön plana çıkmaktadır.

Önemli NPC'ler:

Kral Ka'ehestran Sai: Ka-ha uygarlığının kralı olan bu adam, bir hücrede hücre hapsi geçirmektedir. Tapınakçılara göre dahilerin dahisi olan bu adamın, dünyanın en zeki insanlarından biri olduğu su götürmez bir gerçektir.
Kabile Reisi Na'reastran Nai: Oldukça güçlü olan bu savaşçı, tapınakçılara olan direnişte gösterdiği güçlü duruştan ötürü tapınakçıların dikkatini çekmiş ve ölüm yerine oda hücre hapsine çarptırılmıştır. Fiziksel olarak gücünün çok üst düzeyde olduğuna inanılmaktadır.

Rüyalardan bir buket (Geçmiş):
"Kararın nedir?" dedi sözlerine sevgisini bulayan Jenny. Saf bakışları Rogue'nin bir buz dağını anımsatan bakışlarını biraz eritmişti. Amacı buydu zaten, Rogue'nin bu soğukluğunu eritip biraz rahatlatmak. "Kararım..." Rogue, ağzına yapışan kelimeleri Jenny'e aktarmakta zorlandı. Adanın kumsalında, az bir miktarda yüzüne doğru vuran güneş ışının rahatsızlığı ile elini gözlerine doğru siper etti. Jenny, hemen yanı başında saçlarını yumuşak kum taneciklerine dayamıştı. Altın sarısı saçları, masmavi gözleri ve güneş görmemiş bembeyaz teni... Adeta bir ay parçasının işlenmiş haliydi. Bir oymacının elinden çıkma bir şaheser. Na-ha  uygarlığının kadınlarının gözleri kırmızı olmazdı. Bu erkeklere özgü bir şeydi. Buna rağmen bu ay parçasının gözleri alışa gelmemiş bir şekilde güzeldi. O büyük mavi gözlerinin arasında kaybolmak için bir kaç saniye bakmak yeterliydi. Jenny, konuşmakta zorluk çeken bu çocuğa gülümsedi. Sağ omzunu kumsala doğru dayadı ve yüzünü Rogue taraf yatırdı. Kumun soğukluğu bir an yüzünü ürpertti ama buna alışması çok sürmedi.

"Bu hayatta her şeyin bir bedeli var Rogue..." dedi Jenny. "Ama en önemlisi her yaptığımızın bir bedeli olması değil, bu bedellere rağmen hayallerimizi ve arzularımızı gerçekleştirecek kadar fedakar ve cesur olabilmemizdir. "

"Yani?" diye mırıldandı Rogue. "Sırf hayallerim için binlerce insanın hayatını göz göre göre tehlikeye atmamı mı istiyorsun?"

Jenny buruk bir gülümseme eşliğinde tekrardan sırtı yere gelecek şekilde uzandı. Gökyüzüne doğru baktı. Bir an merak etti oda Rogue gibi, o karanlık bulutların ötesinde ne olduğunu. Yazıta göre orada bir mistik canavar uyuyordu; ama bugünlerde bu annesinin kız kardeşini korkutmak için kullandığı o saçma salak batıl inançlardan farksız gelmiyordu. Gerçektende orada bir canavar var mıydı? Jenny, bunu biraz geç fark etmişti. Rogue ise düşünebilme yetisi kazandığından beri bunu sorguluyordu. Bir an Jenny bu çocuğa acıdı. Kendisi bir kaç saniye şöyle bir düşündüğünde içi içini yemişti; bu çocuk ise onlarca yıl bu düşünceyle yanıp tutuşuyordu. Bir kez daha kalbi hızla atmaya başladı. Kaçıncı kez Rogue aşık olmuştu emin değildi. Bu çocuğun yaydığı o karanlık aura onu ürkütüyordu; ama buna rağmen ona duyduğu aşk engel tanımıyordu. Yüzüne yayılan aptalca sırıtışı Rogue fark etmeden önce silmeye çalıştı. O sırada Rogue'a göz ucuyla baktı. Gökyüzüne öyle bir bakıyordu ki bir an aklına kardeşinin elinden şekerini aldığında kardeşinin o şekere attığı bakışı gelmişti. Bir çocuk gibi, elinden alınmış bir şekere bakıyordu sanki. Bir an ürktü Jenny, Rogue'nin bu hallerini sevmiyordu. O kadar ürkütücü gözüküyordu ki, bir an kaçıp gitmek istedi.

"Jenny." Rogue'nin gözleri hâlâ gökyüzüne kenetlenmiş bir vaziyetteydi. "Kutsal ağacı zifiri karanlık kapladığında, yani güçsüz ışık ortaya çıktığında göğe yükseleceğim."

(Gece ve gündüz kavramı Na-ha uygarlığında bilinmiyor. Gece ve gündüzü güçlü/güçsüz ışık diye ayırt ediyorlar)

***

"KALK!"

Gözlerine inen karartı yavaş yavaş dağılırken, kafasında bir tını vardı. Midesindeki bulantı hissi tarif edilemeyecek kadar nahoştu. Bir an kafasındaki şişliği hissetti ve elini kaldırmak için beyin vasıtası ile sinir sistemine bir emir verdi; fakat beynin verdiği emri kol uygulamadı. Kolun üzerindeki büyük bir güç buna engel oluyordu. Tüm vücudu gibi beyni de uyuşan Rogue, ilk yarım saniye bunun farkında değildi. Gözleri tamamı ile açıldığında ise kafası dışarıdan gelen bir güç ile saçlarından tutularak yukarıya doğru kaldırıldı. Nefesini iliklerine kadar hissedecek şekilde dibine kadar girmiş bir adam saçlarını tutmuş, gözlerinin içine bakıyordu. Gözlerini kaçırdı ve bulunduğu pozisyonu anlamaya çalıştı. Büyükçe bir salonun tam ortasında, metalden bir sandalyeye oturtulmuştu. Salonda hafif bir kasvet ve karanlık söz konusuydu; lâkin bu karanlık çok fazla olmadığından salonu yeteri kadar net bir bir şekilde görebiliyordu. Kolları metal bir aparat ile oturduğu metal sandalyeye kenetlenmiş vaziyetteydi. Aynı durumun bacakları içinde geçerli olduğunu bacaklarını kaldırmak için ufak bir güç uyguladığında anladı. Bu büyükçe odanın dört bir yanına koyulmuş camlara doğru baktı. Camın ardını göremiyordu.

Komutan Aleksi sertçe bir tokat geçirdi karşısındaki bu yabancıya. Rogue yediği tokadın etkisiyle önce kendine tamamen geldi, ardından soğuk bakışlarını usulca karşısındaki adama dikti. Grimsi renkteki uzun saçları kulaklarını tamamen kapatıyordu. Anlından başlayıp saçlarının altından ense kısmına doğru giden yine metal bir aparat sağ gözünü tamamen kapatmıştı. Üzerinde ise ilginç bir şekilde metal bir giysi vardı. Sanki uzuvları metalden yapılmıştı. Na-ha uygarlığının insanlarına nazaran okuduğu kitaplarla oldukça kültürlü olan Rogue bile, buna bir anlam veremiyordu. Bu onu ve aşağıdaki dünyayı aşacak bir şeydi. Sanki tanrıların evine gelmişti. İki gün önce kadar ağacı tırmanmayı başladığını ve iki gün süren bir yolculuk sonrası ağacın sonuna ulaştığını anımsıyordu; daha sonra ise aniden ortaya çıkan iki tane aynı bu adam gibi metal giysiler giyen insanlar görmüştü. Sonrasını hatırlamıyordu.

"Kimsin?" Oldukça sert ses tonu bir an Rogue'nin içini sarstı. Rogue yutkundu ve kırmızı gözlerini adamın çimen yeşili gözlerinden ayırmayıp, bir süre izledi.

"Ralphye Pyley Rogue..."

"Buraya nereden geldin?"

"Aşağıdan."

"Aşağı neresi?"

"Kutsal ağacın köklerini saldığı yer."


"Orada kızgın sular yok mu?"

"Hayır. Burada olduğu gibi bir yaşam ve kara parçası var."

"Aşağıda bir yaşam mı var?"

"Evet."

Bir anda koca salonunu çevreleyen camlar tüm bir salonda yankılanan bir alarmın eşliğinde açılmaya başladı. Yukarıda yanıp sönen kırmızı bir ışık Rogue'nin gözlerini alıyordu. Gözlerini kıstı ve neler döndüğünü anlamak için etrafına baktı. O sırada Komutan Aleksi salonun sağ çaprazında kalan cama taraf döndü ve bir dizinin üzerine çöküp başını öne doğru eğdi. Rogue, hışımla bakışlarını o tarafa doğru çevirdiğinde bir grup insan gördü. Her birinin üzerinde mosmor bir cübbe vardı ve cübbenin kapüşonlarını kafalarına geçirmişlerdi. Yüzlerine inen karartıdan ötürü pek bir şey göremedi Rogue, ama bu gizemli cübbeli elamanların bir kaç adım önünde, açılan camın hemen dibinde üzerinde altın parıltılı bir kinamo giymiş saçlarına ve sakallarına ak düşmüş, kısık gözlü; sert cehreli adam dikkatini çekti. Ardından koca salonu bir fısıltılar ele geçirdi. Salonu çevreleyen onlarca bölmedeki yüzlerce insan dehşet düşmüş bir şekilde birbirleri ile konuşuyorlardı.

Ortamdaki ses kirliliği altın pırıltı kinamo giymiş herifin elini havaya kaldırması ile anında kesildi. "Aleksi, bu herife gerçeklik serumu verin. Eğer söyledikleri doğruysa... Onu bana getirin." Elini tekrardan aşağıya indirdi ve derince aldığı nefesi geri bırakırken, yaşlı gözlerini Rogue'ye doğru çevirdi. Bir kaç saniye Rogue'e imalı imalı baktıktan sonra arkasını döndü ve arkasındaki cübbeli heriflerin yanlara doğru açılıp açtıkları koridorun arasında ilerleyerek kayboldu. Aleksi doğruldu ve öfkeden kuduran gözlerini Rogue'a dikti.

"Eğer söylediklerin yalansa yabancı, tanrı şahidim olsun ki seni öldürürüm."

Rogue sessiz sessiz süzdü sadece. O kıpkırmızı gözlerinin ardındaki his, bir an Aleksi'yi ürküttü ama bu saliselik bir tepkiydi. Aleksi hızlıca ellerini birbirine vurdu ve Rogue tam karşısından açılan otomatik kapıdan üzerine doğru koşuşturan iki asker gördü. Kafalarında beyaz plastikten yapılmış gibi duran bir kask vardı ve kaskın göz tarafına filtreli kızıl bir cam koymuşlardı. Kafası patlayacakmış gibi yoğun olan Rogue, gözlerini kapattı ve kendini bu asker bozuntularına bıraktı.

***

Bir hafta kadar sonra Ka-ha uygarlığı Rogue'dan öğrenebileceği her şeyi öğrendi ve aşağıda kendileri gibi bir uygarlığın olduğundan emin oldu. Bu süreçte genç maceracı durmamış ve oda bayağı bilgi almıştı. Teknoloji bakımından aşırı gelişen bu uygarlıktan asırlardır nasıl kendilerinin haberleri yoksa onlarında kendilerinden haberi olmadığını fark etmişti. Asırlardır bozulmayan bu tabuyu bozan ta kendisiydi ayrıca.

Na-ha uygarlığındaki ağaçtan evler kadar büyük bir hücrede, demir parmaklıkların arkasında öylece oturuyordu. Başını iki dizinin arasına doğru eğmiş, düşünüyor gibi bir hali vardı. O sırada bulunduğu hücrenin koridorunun başında birden fazla insandan gelen adımlama sesleri duydu. Yavaşça başını yukarıya doğru kaldırıp, adımlama seslerinin olduğu tarafa doğru döndüğünde beş tane kadar korumanın arasında, onu dört gün kadar önce huzuruna kabul eden kralı gördü. Kral Sai, Na-ha uygarlığına önce bir keşif ekibi yollayacak ve daha sonra eğer aldığı raporlar olumlu olursa işgal için büyükçe bir çıkartma yapacaktı. Keşif birimine öncülük etmek ve yolu göstermek içinse, Rogue'yı kullanmayı planlıyorlardı; fakat kendini kullandırtmak gibi bir niyeti yoktu Rogue'nin; en azından bu sabaha kadar.

"Yabancı, kararın nedir?" diye sert bir tonda sözlerini iletti Kral Sai. Rogue, bitkin gözlerini bıkkınlıkla yukarıya doğru kaldırdı: "Tanrılar şahidim olsun, eğer ki sizi aşağı indirdiğimde halkımdan birinin canı yansın, sizi sağ bırakmam." diye kükredi.

Kral Sai gülümsedi ve bu genç adamın azmini onayladı. "Yarın, bu saatlerde yola çıkacaksınız... Sana güveniyorum yabancı."

Kral Sai, uzun aksakallarını sıvazlayarak koridorun karanlığında kaybolurken Rogue'nin duygusuz bakışları gökyüzündeydi. "Bense hiç güvenmiyorum." diye mırıldandı. Kafasını arkasındaki metal duvara dayadı ve gözlerini kapattı. Dinlenmesi gerekiyordu.

***

Geçmişe dair hatıraları bundan ibaretti. Gözlerini devirdi... Bunların sonrası da vardı. Yüz kişilik bir metalden insanı aşağı indirmişti. Haftalarca keşifte olan bu birlik, en sonunda yukarıya tekrardan çıkmıştı. Rogue, aşağı inmelerinin ikinci haftasında bu ekibin ellerinden kurtulmuş ve avucunun içi gibi bildiği bu diyarda, kendini kaybettirmişti. Daha sonra tüm bunları ada halkına anlatmış ve yadırganmıştı. Ona inanmayanlar, lanetleyenler bile olmuştu; fakat bir ay kadar sonra gök bembeyaz zırhlara bürünmüş uçan insanlarla kaplanınca, herkes Rogue inandı ve böyle bir belayı başlarına saldığı için kin ve nefret duydu. Savaş başladığında, kan gövdeyi götürdü. Savaşın ilk günleri Rogue ön saflarda edindiği bilgilerle her şeye rağmen Na-ha uygarlığının ordusuna öncülük ediyor ve yetenekli çocuk bunu laiği ile yerine getiriyordu. Belki de onun sayesinde çok can, çokça savaş kurtarmışlardı; fakat gün geçtikçe anlaşılıyordu ki, karşısındaki bu uygarlıkla süre gelen savaşı elbet kaybedeceklerdi. Aradaki fark, büyüktü. Koca bir uygarlığı ayakta tutan tek şey genç bir çocuğun bildikleri ve inançlarıydı. Asırlardır bu topraklarda süre gelen yaşamlarını, bir hiç uğruna kolayca teslim etmeyeceklerdi. Evet, bunu Ka-ha uygarlığına karşı başarmışlardı; nice ağaç yanmış, hatta kutsal ağaç bile az bir miktarda olsa zarar almıştı. Fakat savaşların verilen kayıplardan ötürü sakinleştiği, tarafların yeni bir strateji oluşturmak için geri adım attığı o zamanlarda, iki uygarlıkta denizden gelen gemiler gördü. Gemilerin üzerindeki bayrağın anlamını bilmiyorlardı ve gemideki insanlar adaya çıkartma yaptıklarında her şeyi kaybetmeleri üç gün sürmüştü. İki uygarlık birbirleri ile üç ay boyunca, sabah akşam demeden savaşarak bir sonuç elde edememişlerdi; fakat doğayı kontrol eden bu varlıklar, üç günde iki uygarlığı da dize getirmişti. O adamların liderlerinin iki uygarlığı da kutsal ağacın etrafında toplayıp sarf ettiği o sözleri hiç unutamıyordu Rogue.

"Na-ha uygarlığı ve Ka-ha uygarlığı... Sizi yok oluştan, kan ve vahşetten kurtardık. Ne Na-ha uygarlığının doğuştan gelen savaş dürtüleri bizle baş edebilir nede Ka-ha uygarlığın akıl sır ermeyecek teknolojileri. Biz, mutlak gücüz ve bundan sonra iki uygarlıkta artık bizim egemenliğimizde. İtirazı olanlar, bir adım öne çıksın ve bizler onları tanrılarıyla buluşturalım."

O gün kimse bir adım öne çıkmamış ve herkes kaderini kabullenmişti. Her iki uygarlık günler geçtikçe tapınakçılardan çok tek bir kişiden nefret ediyorlardı. Eski günlerini özleyen bu insanlar, eğer birbirlerinden haberdar olmasalardı bu insanların ortaya çıkmayacaklarına inanıyorlardı. Bir şekilde her iki uygarlıkta yaptıkları şeylerin bedelini tanrının bu insanları göndererek ödettiğini düşünüyordu. Rogue, koskoca iki uygarlığında nefret ettiği tek kişiydi. Genç adam, çağ kapatıp çağ açmıştı. O günden sonra Rogue, Na-ha uygarlığının Osmokos adlı bu yüce ormanın en derin bölgelerine gitti. Onu öldürmek isteyen bu insanlarla yaşamayı bıraktı ve tüm gününü büyükçe bir ağacın gövdesinin içinde geçirdi. Ağacın gövdesi iki yarılmış ve nice hayvan için bir barınak haline gelmişti. Tabii Rogue buraya yerleşince ne hayvan kalmıştı ortada nede yaşam. Tek başına Rogue, bir şekilde tüm hayvanları kendisinden uzak tutuyordu. En vahşi yaratık bile Rogue'nin kan kırmızısı gözleri ile karşı karşıya gelince ürküyordu. Bu doğal bir şeydi. Na-ha uygarlığının her erkeğinin doğuştan özelliğiydi. Hayvanlar kırmızı gözlü bu erkeklerden nedense ürküyorlardı.

Rogue'nin yerini bilen tek bir insan evladı vardı ve oda Jenny'di. Sık sık Rogue'i ziyaret edip, onunla vakit geçiriyordu. Bir gün, Jenny tekrardan Rogue'i ziyaret etmeye geldiğinde, onu takip eden ve o gün birlik olan iki uygarlığın askerleri de Rogue ve Jenny'i kıstırdı. Askerler, bir daire çizerek Rogue ve Jenny'in etrafını sarmıştı. Rogue, güçsüz kollarını Jenny'in vücuduna sarmalarken elleri arasındaki kadının hayatının en değerli şeyi olduğunun farkındaydı. Kıp kırmızı gözleri çevresindeki insanları tehdit ediyordu. Nitekim Ka-ha uygarlığının askerleri aynı hayvanlar gibi bu bir çift gözle göz göze gelince ürküyor ve sendeleniyordu; fakat Na-ha uygarlığının askerli Rogue gibi bu bir çift göze sahip olduğundan ürkmüyordu.

"Rogue! Bu gün yaşamının sonuna geldin. Yaptığın günahların bedelini ödeyeceksin!" Na-ha uygarlığının askerlerinden biri hiddetle bağırdı ve bağırışa diğer askerler eşlik etti. Çevresinde on tane Na-ha uygarlığının askeri on tanede Ka-ha uygarlığının askeri vardı. Kazanamayacağı bir savaşa rağmen, savaş hazırlıklarına girişmişti. Beline asılı olan küçükçe hançerini çıkartmış ve her an savurmaya hazır bir şekilde tutar hale gelmişti.

Bir dakika. Rogue, keskin dürtüleri ile çoğu saldırının içeriğini önceden fark edip, çok erken tepki vererek hamlelerden sıyrılıyor ve tek bir hamle ile karşısındaki rakibini etkisiz hale getiriyordu; fakat kendisini öldürmek isteyen onlarca insana sadece bir dakika dayanabilmişti. Jenny'in ekseni etrafında dönüyor ve bu savaşı onu korumak için yapıyordu; lâkin sekteye uğradığı bir an Ka-ha uygarlığının ve Na-ha uygarlığının birer askeri Jenny'e ulaştı ve oracıkta tek bir hamlede Jenny öldürdü. Rogue, gördüğü bu görüntü karşısında buz kesildi ve dizleri üzerine düşüp, zavallı bir sürüngen gibi Jenny'e doğru süründü. Ellerini uzattı ama askerler o elin Jenny'in bedeni ile buluşmasına izin vermedi. Rogue'e bacaklarından tuttular ve aralarına çektiler. Rogue, askerlerin bacaklarının arasından yediği tekmelere aldırış etmeden Jenny'nin gözlerine bakıyordu. Jenny, ölümüne bir kaç saniye kala aşk dolu gözlerle, bu adama bakıyordu. Gözlerinde ne bir öfke ne bir pişmanlık vardı. Sadece aşk...

Rogue, öleceğini düşünürken bir yıldırım simsali bir grup askeri aniden yere serdi. Yıldırımın şok seslerini duyarken, aniden esen şiddetli bir rüzgâr ile  saçları uçuştu. Daha sonra ateşin sıcaklığıyla yanan askerlerin arasında kavruldu ve en son olarak bir yağmur gibi üzerine serpen su damlaları ile serinledi. Tüm askerler cansız bir şekilde yerde yattığında Rogue, gözlerini kaldırdı ve etrafına baktı. Tek bir adam gördü. Onlarca insanı saniyeler içerisinde halleden, tek bir adam. Adamın uzun sarı saçlarının sağ gözünü kapattığını gördü. Esmer teni, grimsi tonlarındaki gözleri ile yakışıklı sayılırdı. Üzerindeki cübbe, esrarengiz bir hava katıyordu bu adama. Rogue, bir an adamın kendisine saldıracağını düşünsede adam bunu yapmadı. Soğuk bakışları ile Rogue'i bir kaç saniye süzdü ve ardından bir adım geri çekilip Jenny'e göz ucuyla baktı. Bunu fark eder etmez Rogue, hışımla Jenny'e fırladı ve Jenny'nin kafasını dizlerinin üzerine yatırıp saçını okşadı. Nefesini kontrol etti, nefes almıyordu. Jenny çoktan ölmüştü. Rogue acınası gözlerle tapınakçı olan bu adama baktı. Adam bir kaç saniye ikiliyi süzdü ve Jenny'nin bedenine yanaşıp, parmağının ucunda oluşturduğu elektrik akımı Jenny'nin kalbine kondurdu. Kaç defa denerse denesin, Jenny'in durmuş kalbi tekrardan atmadı. Rogue, ilk defa o zaman ağladı ve gözlerinden akan yaşlar adanın asırlardır su görmemiş toprağı ile karıştı.

Jenny bir daha dönmemek üzere gitmişti...

Tapınakçı, Rogue'nin omzuna elini kondurdu saatler sonra. Rogue ağlamaktan harap düşmüş bir haldeyken, ağlamaktan solmuş gözlerini tapınakçıya dikti. Rogue'nin etkisini kaybetmiş kızıl gözleri, tapınakçıyı ürkütmüyordu.

"Rogue sensin değil mi?"
diye sordu. Bildiği bu sorunun cevabını Rogue başını olumlu anlamda bir kere sallayınca emin oldu. "Bizlere katılmak ister misin?" diye devam etti tapınakçı. Rogue, normalde şaşıracağı bu teklife tek bir duygu belirtisi bile göstermedi. Hiçbir şey anlamamış gibi, bakışlarını tekrardan Jenny'e döndürdü.

"Eğer bize katılırsan, yeminim olsun ki bu adaya tekrardan ayak bastığında bu kadının intikamını alabilirsin. Ralphye Pyley Eous'nun oğlu Rogue..." Bir an Rogue, hışımla gözlerini adama dikti. Soy isminin sonuna başka bir adamın ismi eklenmiş ve üstelik bu tapınakçı Rogue'yi oğlu olarak göstermişti.

"Baban, bu adanın halkından biriydi. Oda senin gibi meraklı ve kusursuzdu bu ada halkına göre. O senin aksine kutsal ağacı değil, denizleri merak ediyordu. Bir gün şans eseri bizim gemilerimizden birini denizi seyrederken denk gelmiş ve bizlere katılmış. Yıllardır bu adanın varlığından haberdardık; fakat baban kendisi ölene kadar buraya çıkartma yapmamızı istemişti. Baban sadık ve tapınakçıların gördüğü en güçlü askerlerden biriydi; fakat o bile denizin tehlikeli insanlarına dayanamadı. O tehlikeli insanlardan biri ile olan savaşında öldü. Geriye bir tane kitap bıraktı. Senin için. Eğer bizlere katılır ve beş yıllık eğitimi baban gibi başarı ile tamamlarsan o kitabı sana vereceğim. Baban bildiğim kadarıyla anneni hamile bıraktıktan hemen sonra terk etmiş adayı... Annen de seni doğururken öldü diye biliyorsun değil mi?"

Rogue şaşırmış ifadesini yüzünden silerken başı ile adamın son sorduğu soruları onayladı. "Annen hâlâ yaşıyor. New World adlı denizde, korsan tayfası ile kürek sallıyor. Annen ölmedi evlat, yaşıyor."

Hayat basit bir kelimeden ötesi değildi onun için artık. Hâlâ yaşıyor olmasına rağmen hayatının en değerli varlığı, hayat kelimesinin Rogue için olan karşılığı ondan alınmıştı. Üstelik bunu yapanlar onu büyüten insanlardı. Gözlerini kan bürümüş bu insanlardan intikam istiyordu. Üstelik tapınakçılar onu aralarında görmek istediğini belirtiyordu. Aynı babası gibi, tapınakçılar Rogue'nin de iyi bir asker olacağına inanıyordu.

Rogue, tapınakçılara katılmadan önce iki uygarlığında karşısına çıktı. Yellow Jack adlı tapınakçı tam arkasındaydı. Onu kurtaran ve bundan sonraki hayatında akıl hocası olan kişi, Yellow Jack. Adaya gelen tapınakçılar arasında en yetkili ve en güçlü tapınakçıların başında geliyordu. Çoktan iki uygarlıkta bu adamın gazabını tatmıştı. O yüzden hiçbir insan evladı Rogue'e saldırmaya niyetlenemedi. Hayatlarındaki en çok nefret ettikleri kişi tam karşılarında duruyordu ama bir şey yapamıyorlardı.

"Tanrı şahidim olsun ki, ben Ralphye Pyley Rogue tekrardan bu topraklara ayak basacağım gün, hepiniz ölümü tadacaksınız. O zaman, hayatta kalanlarınız merhamet dileyecek ve af isteyecek; fakat siz masum bir kızı öldürecek kadar gözü dönenlerin tek affı ölüm olacak. Bu size andım ve sözüm olsun, yıllar yılları devirdikçe aldığınız nefesin değeri artacak. Bir süre sonra benim bu laflarımı unutacaksınız ama o hiç ayak basmadığınız denizlerin sularında, benim gölgem belirince bu sözleri hatırlayacaksınız. Hoşçakalın ve sayılı günlerinizi, yıllarınızı yaşamaya bakın."

O gün her iki uygarlığında insanları bu sözleri duydu. Kimisi önemsemedi; fakat çok azı, Rogue'yi yakından  tanıyanların içini bir korku kapladı. Bir şekilde, Rogue'nin gazabını kafalarında canlandırdılar ve çocuğu olanlar çocuklarına sımsıkı sarılıp, tanrıdan merhamet dilediler.

***
Rogue, oturduğu sandalyede ayak ayak üstüne atmış, dirseğini küf kokan masanın üzerine dayayıp, elinde tuttuğu kitabı okuyordu. O an odasının kapısı açıldı ve hiç ışık almayan odaya birazcık ışık girdi. Yellow Jack, kıpkırmızı gözlerin üzerinde olduğunu görünce yıllar geçmesine rağmen ürktü. Rogue'nin yanından geçip gitti ve hemen arkasındaki koca pencerenin perdelerini açtı. Bir an oda, güneşi tam karşısından aldığından aydınlık oldu. Rogue, kırmızı gözlerini kıstı ve Yellow Jack'e sert bir bakış attı. Işığı uzun zamandır sevmiyordu, karanlıkla bütünleşmişti artık o.

"Ne oldu amca?" diye mırıldandı huysuzca. Yellow Jack'e amca diyordu. Babasının yakın bir arkadaşı olan bu adama böyle hitap etmeyi uygun görmüştü. Bugün geldiği konumu zaten bu adama borçluydu.

"Beş yıl, koca bir beş yıl sonra çalışmanın meyvelerini alacaksın." diye cevapladı Yellow Jack oğlu gibi gördüğü Rogue'nin sorusunu. Rogue, beş yıl boyunca adını sanını bilmediği bir adada eğitim görmüştü. Adada Saa, Kipina, Salama, Tipat ve son olarak Jumala adlı beş kadim dövüş yeteneğinin temellerini öğrenmişti. Oldukça gizli olan bu adaya götürülürken, gözleri diğer adaylar gibi sıkıca bağlanmıştı. Beş gün kadar önce ise eğitimi bitirdiğinden bu adaya getirilmişti. Koca bir sarayın, zemin katlarında bulunan odalarından birinde amcasının yardımı ile bir oda elde etmiş ve beş günün bu odada kitap okuyarak geçirmişti. Şimdi ise amcası çalışmasının meyvelerini alacağını söylüyordu.

"Son test günü geldi çattı ha?" diye mırıldandı Rogue. Amcası bakışları ile bunu onayladı. "Baban sıkıntı çekmeden bu testi geçmişti. Seninde sıkıntı çekmeden geçeceğine eminim." diye Rogue'i rahatlamak için bir konuşma yaptı ardından.

Rogue gülümsedi ve oturduğu sandalyeden ayaklanıp, gözlerini koca camın arkasındaki yaşama dikti. Denizin üzerinde parıldayan martılar bir an dikkatini çekti. Martıların aniden suya dalıp, kaptıkları bir balığı çocuklarına götürmek için usulca göklerde kayboluşunu merakla izledi. Ve bir an yüzünde bir tebessüm belirdi. Vücudunu amcasına doğru çevirdi ve kapıya doğru adımladı. "Hadi gidelim amca." dedi kapıya doğru adımlarken.

Son test, Rogue gibi mezun olanlarla uygulanan bir şeydi. Bizzat Usta Phya Mies tarafından uygulanan bu testin içeriğini bilmiyordu Rogue. Amcasına ne kadar sorarsa sorsun amcasının yanıtı her seferinde: "Bunu yaşayarak öğrenmen daha doğru olur Rogue." oluyordu.

Rogue, sıra kendisine gelince bir odaya alınmıştı. Oda bir salon kadar büyüktü ve onlarca küçük pencereden yansıyan ışık süzmeleri ile aydınlanıyordu. Yer yer küçük toz parçacıkları bu ışık süzmelerinden görünür hale gelmişti. Zemin mermerdi ve belli desenlerle süslenmişti. Usta Phya Mies odanın tam ortasında duruyordu. Rogue'nin boylarında, tüysüz, kel, oldukça yaşlı bir adamdı. Siyah bir pelerin giymişti ve bir baston taşıyordu yanında. Rogue içeri girdiği an, Usta Phya Mies'e doğru sakin sakin adımlarken, bir an Usta Phya Mies'in kendi bakışlarını ilk defa görmesine rağmen bir tedirginlik ya da korku yaşamadığını fark etti. Bu ilk defa oluyordu.

Usta Phya Mies, Rogue üzerine doğru adımlarken: "Bu bakışları tanıyorum." diye mırıldandı. "Babanın bakışlarına sahipsin Rogue..."

Rogue bir cevap vermedi. Tam Usta Phya Mies'in karşısına geçti ve ellerini arkasında birleştirip, gözlerini bu yaşlı kurdun gözlerine dikti. Bir anda Usta Phya Mies, yaşına rağmen müthiş bir çeviklik ve refleks ile elini Jumala'nın kadim dövüş sırlarını kullanarak Rogue'nin göğüs kafesini hiçe sayarak Rogue'nin kalbini elleri arasında tuttu. Rogue bir an şaşırdı. O an Usta Phya Mies iki soru sordu:

"Ölene kadar bana sadık olacak mısın? Evet veya hayır."

Rogue bir kaç saniye düşündü sadece. Üzerindeki şoku attıktan sonra, "Evet." dedi.

Usta Phya Mies ikinci soruyu sordu ve:

"Bana veya tapınakçılara herhangi bir art niye taşıyor musun?"

Rogue bu soruya ise "Hayır." yanıtını verdi. Usta Phya Mies, bir süre çekinmeden Rogue'nin kan kırmızısı gözlerini süzdü ve elini göğsünden çekip kalbini bıraktı. "Gidebilirsin Eous'un oğlu... Babanın yolundan gidebilirsin."

Rogue bunu sınavı geçtiğine dair yorumladı ve nitekim haklıydı. Bir ay kadar sonra, Yellow Jack elinde bir kâğıt parçası ile geldi ve: "Bir tapınakçı olarak görevine West Blue'da başlayacaksın. Sana dört deniz, Grand Line ve New World hakkında anlattıklarımı hatırlıyorsun değil mi?" dedi.

Rogue başını olumlu anlamda sallarken, "Evet" dedi. Amcası gülümsedi ve Rogue'nin omzuna elini atıp: "Ben New Worl'de atandım. Bir tapınakçı olarak görevime orada devam edeceğim, seni orada bekliyor olacağım Rogue. Basamakları hızlıca tırman ve yanıma gel. Daha annenle, o canavarla tanıştıracağım seni."

Bir kaç gün sonra bir daha amcasından haber almadı ve özel bir gemi eşliğinde Grand Line'dan West Blue'ya doğru yola çıktı. Kendisine temin edilen odaya gittiğinde yatağının başucunda bir kitap gördü; daha doğrusu bir günlük. Günlüğün yanında not vardı:

"Sen sözünü tuttun bende babanın son nefesinde bana verdiği görevi yerine getirdim, sağlıcakla kal evlat."

Rogue gülümsedi. Günlüğü elleri arasına aldı, yatağa uzandı ve okumaya başladı. Babası nasıl bir adamdı acaba?
Statlar
Güç: 1.1
Dayanıklılık: 1.1
Hız: 1.1
Farkındalık: 2.3
Meslek Statları
[Meslek 1]: Kaptanlık
[Meslek 2]: -
Yan Meslek: Yazarlık

Meyve Statları
Meyve İsmi: -
Türü: -
Saf Meyve Gücü: -
Kullanım Süresi: -
Ek Güçler: -
Mod/ Ek Dönüşüm: -
Kontrol: -
Dövüş Tekniği:
Tekniğin Adı: Aave Kenpo Saa
Tekniğin Stili:Saa
Teknikte Kullanılan Ekipman yada Ekipmanlar:Hançer (şimdilik)
Tekniğin Açıklaması:
Spoiler:
Aave Kenpo adlı kadim dövüş tekniğinin, Saa olan stilidir. Rüzgarı bükerek saldırı yapma imkanı sağlar.



Tekniğin Altdalları:
Teknik: 3
Yetenek: 3
Yan Stil: -
Mod: -
Özel Stil: -

Değerler-Eşyalar
Eşyalar: İyi kalite hançer
Kafa Ödülü:-
Para: 850.000
Dağıtılmamış Stat: -

_________________
[Karne] Ralphye Pyley Rogue Images?q=tbn:ANd9GcSUDB-RcPRk3n1rKSM2uSIEwDqINhc7iZUXCCdqPyOUjz7GIazAIg
Captain 'God' Usopp
Captain 'God' Usopp
Admin

Mesaj Sayısı : 286
Kayıt tarihi : 18/12/15

http://oprpg.forumdizini.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz