Taivaan Sininen ja Valkoinen[Rogue]

1 sayfadaki 2 sayfası 1, 2  Sonraki

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Taivaan Sininen ja Valkoinen[Rogue]

Mesaj tarafından West Blue Anlatıcı Bir Ptsi 07 Mart 2016, 21:15

Eski bir hikaye vardır denizlerde. Batıdan esen rüzgarlar, bizzat tanrılar tarafından üflenirmiş. Topraklara bereketi ve baharı getirirmiş. İnsanlar tanrılara kurban verirmiş o zamanlar. Tanrıları mutlu etmek öncelikleriymiş. Sonrasında dünya değişmiş. İnsanlar değişmiş. İnsanlar unutmuş. İnsanların doğasında vardır bu. Unuturlar, memnuniyetlerini göstermezler bir süre sonra. İşler iyiye gittikçe, insanların her şeye kadir olduklarını düşünürler. Ama bilmezler, Tanrı yukarıdadır. Tanrı izler. Müteşekkir olanla olmayanı bilir. Unutanla unutmayanı bilir. Zamanı gelince de gösterir kudretini. Sonra insan zora düşer yine. Hatırlar tanrısını. Tekrar af diler ve tapınır ona. Sonra tekrar unutur. Bu bir kısır döngüdür. Hep böyledir, hep böyle olacaktır.

"Matka" isimli geminin güvertesinde, batıdan esen rüzgarla, önünde ki Vaara adasına gidiyordu Rogue. Güneş'in çeyreğinin parladığı bulutlu gökyüzü, batıdan esen bahar rüzgarları ve mükemmel bir hava vardı. 2 katlı geminin üst katındaydı. Aşağı baktı, alt güvertede oturan insanlara baktı. Yarım günlük yolculuğun sonuna gelmişlerdi belki, çoğu yerinden birle ayrılmamıştı. Garsonların getirdiği tost'u yiyip, çay içmişlerdi genişçe güvertede. Etrafta uçuşan martılar eşliğinde, yarım günlük konağına baktı yolcu. Sağlam odundan yapılma geminin 2 tane yelken direği vardı. Üst güvertede arka rüzgarını yakalamak için dönen yelken ve alt güvertede sabit yelkenler. İki direğinde tepesinde, tek gözlü üçgen bir kuşu andıran bir çizim vardı. Rogue biliyordu bu sembolü. Tapınakçıların sembollerinden biriydi. İşlerini bu sembol altında yürütürlerdi bazen...

Uzaktaki adayı gördüğünde güneş henüz doğmuştu. Adasının özelliklerinden biri olan olağan üstü, her şeyi gören gözleri ile uzaktan fark etmişti adayı. Şimdi ise yaklaştıkça bazı detayları görebiliyordu. Eski bir adaydı burası. Eski gri taşlardan yapılmış binalar ve arnavut kaldırımlarıyla gri görünüyordu şehir. Bozuk bir dörtgen gibi görünen adanın limanı hariç her yerinde yapılar var gibiydi. Limanda asılı olan bir bayrakta elinde boru tutan ve bulut süren beyaz sakallı bir adam vardı. Limanda boy boy gemiler dizilmişti. Yaklaşık bir düzine olan gemilerden 5 tanesinde bu sembolün benzeri vardı. Bu gemilerin adanın donanması olabileceğini düşündü yolcu. Limanda dizilmiş bir kaç seyyar satıcı dışında bir kalabalık ve önlerinde konuşan bir adam vardı. Onların sağında elinde gitarla şarkı söyleyen bir adam vardı. Ama onları duymak için uzaktı yolcumuz, o yüzden beklemesi gerekiyordu...

Yaklaşık yarım saat sonra gemi adaya varmıştı. Yolcular gemiden sırayla ayrılıyordu. Limana ayak basıldığında 2 sesin arasında kalabilirlerdi yolcular. Şarkı söyleyen adam, çaldığı tınıyla şiirimsi bir şeyler söylüyordu.
Spoiler:

Rüyalı gözlerini temizle. Gerek yok bugün saklanmana. Baştan başlayabiliriz. Umut, daha fazla koridor için aşağıya. Boş zeminle birlike daha önce hiç görmediğimiz. Bu yeni bir şey.

Biz ayrılıyoruz. Bu ikna edebileceğim. Bu inanabileceğim. İkimizde biliyoruz nasıl uçacağımızı. Merak ediyorum neredeydin bunca zamandır. Ama belki ben yolundayımdır.

Tek bildiğimiz, nasıl düşeceğimiz. Ama belki sesi duyabilirsin. Çığlığımın. Okyanusun öte tarafında. Hayata bıraktığımız ekoda. Arkalarda bir yerde, zihnimin sonunda. Çılgın bir fikrim var. Seni özlediğimi söyleyen.

Yani eve dön. Ve birbimizle çakışalım. Birbirine çarpan dalgalar gibi. Süpürür ve sileriz yolumuzu. Geri birbirimize.

Hepsini geri al, geçmişindeki kırıcılardan. Tekrar bir arada olduğumuz zamana. Anlamaya başla. Denizin altında saklandığımızı. Huzurlu gökyüzü. Sessiz hülya.

Söyle bana sevdiğin tüm sözleri. Ve ben sana benimkini okuyayım. Dinledikten sonra. Göster bana tüm inceliklerini. Asla göremeyeceğim. Yakınına gelmeden.

Yani eve dön. Ve birbimizle çakışalım. Birbirine çarpan dalgalar gibi. Süpürür ve sileriz yolumuzu. Geri birbirimize.

Hepsini geri al, geçmişindeki kırıcılardan. Tekrar bir arada olduğumuz zamana. Anlamaya başla. Denizin altında saklandığımızı. Huzurlu gökyüzü. Sessiz hülya.
Gözünden yaşlar süzülüyor, şarkısını bitirdikten sonra. Etrafında dinleyen bir kaç kişi umursamaz şekilde dağılıyor sonrasında.

Öte yandan konuşma yapan orta yaşlı adamı dinleyenler giderek artıyor.
Spoiler:
Unuttuk ey inananlar. Hepimiz Tanrı'mız Lansi'yi unuttuk. Çok mu eskiydi ki topraklarımız yemyeşildi? Çok mu eskiydi ki ey inananlar, topraklarımız verimliydi? Meyve ve sebzelerimizi topladığımız zamanlar çok mu eskiydi? Sahte kral ve sahte tanrıları geldiğinde, topraklarımızı taş ile, besinlerimizi para ile değiştirdiler. Parayı yiyebilir misiniz ey inananlar?

Sahte kral, adanın bayrağına Tanrımızı üfürükçü olarak koyup aşağıladı. Bakın şimdi halimize. Her ay alınan vergilerden belimizi doğrultamıyoruz. Verdiğimiz vergiler kralın keyfi için ve asla savaşmadığımız korsanlar için harcanıyor. 24 tane gemi siparişi verip, kaç aylık vergimizi adamıza gelmek bile istemeyen korsanlarla savaşmak için harcayan kralımız, vergileri tekrar artırdı. Şu halimize bakın. Kıt kanaat geçiniyoruz. İnsanlar açlıktan ne yapacağını bilmiyor. Anneler çocuklarını besleyemediği için boğuyor. Ne zaman bu hale geldik biz? Tanrımıza verdiğimiz aylık kurbanla tüm ayı huzur ve vefa içinde geçirmiyor muyduk? Peki sahte kralımız bize ne vaad etti? Ona ve tanrısına inanınca artık kızlarımızı ve oğullarımızı kurban etmememize gerek kalmayacaktı. Peki Tanrımızı sattığımıza değidi mi ha? Lansi bize kızgın. Tanrımızı değiştirdik, topraklarımızı taş ile değiştirdik. Tanrımızı memnun etmedik. Peki şimdi ne olacak ha? Yarın vergiler tekrar artmayacak mı? Adada neredeyse hiç karımız yok, dışarıdan gelen yiyecekler kralın kontolü altında, onlar için bir sürü vergi verdiğimiz yetmiyormuş gibi, bir de aldığımız her şeye fazlasıyla para veriyoruz. Bir kilo domatesi 5.000 beli'ye alıyoruz. Kral onları ne kadar alıyor biliyor musunuz? 100 kilosunu 15.000 beli'ye alıyor. Eskiden yetiştirdiğimiz sulu, kırmızı domateslerin yanında bir değeri bile olmayan o domateslere bu kadar para veriyoruz. Kral hepimizi kandırıyor ey halk.

Şimdi hemen benimle gelin. Hep birlikte kralı indirelim, tekrar adamızı ve tanrımızı geri alalım!
diye bitiriyor heyecanla konuşmasını, ellerini havaya kaldırıp gözünü mavi ve beyaz gökyüzüne kaldırıyor. Güneş tamamen doğmuşken, limandan sesler yükseliyor.
"Evet."
"Geri alalım."
"Kralı indirelim."
Tüm bu seslerin arasında bir silah sesi bölüyor her şeyi. O konuşmaları yapan adam kalbinden yediği mermi ile, üzerinde durduğu yarım metrelik taştan yere düşüp, çok geçmeden gözlerini kapatırken. Halk sessizliğe bürünüyor tekrar ve dağılıyor.

Dönüp bakarsa, limanda benzer bir yarım metrelik taşın üzerinde oturan, garip sakallı, kovboy şapkalı bir adamın silahını beline taktığını görecekti Rogue. Sonrasında kalabalık dağılınca hiç bir şey olmamış gibi dönüp üfürükçü tanrı'nın bayrağının asılı olduğu gemilerden birine binecekti. Rogue sonrasında limadan ilerlerse sırasıyla kalacak yerler ve restoranlar görecekti sahil kısmında. Limanın en işlek kısmında ise üfürükçü tanrının bayrağı bir binanın tepesinde sallandığını görecekti. Onların üssü olduğunu fark edecekti.

Otellerin ve restoranların fiyatları içeri girdikçe azalıyordu. Kaliteli sahildeki otellerin gecesi 50k beli iken. İçeriye girildikçe kaliteli odalar gecelik 5k, ortalama bir oda 2k, kalitesiz odalar ise 1k beliydi.
Aynı şekilde sahilde ki bir restoranın bir kişilik fiyatı 20k iken, içeride fiyatlar 4k'dan başlayıp 500 beli'ye kadar düşüyordu.
Bir oda bulup girdiğinde kutsal kitabını okumak için zaman bulacaktı.
Kabartma kapaktaki semboller dikkatini çekiyor. Tapınakçıların tüm sembollerini taşıyan bir sembole bakıyordu şimdi.
Kutsal Kitap:



Jah:


Yılan, Tanrı'nın bu dünyadaki yansıması olarak yollandı ancak kendi kuyruğunu ısırdığı vakit bizler fark ettik. Dünya kısır döngüsünde, nefret ve ahlaksızlığında boğulmaya başladı.

Yalancı tanrılar O'nun adını kirletti. Öyle bir günah işlediler ki, onlara karşı O bizi yolladı. Bilmiyorlardı ki bizim kudretimizin eriştiği yere hayalleri bile yetişemezdi. Günahkarların işlediklerini temizlemek için yollandık.

Bedenlerimiz ölecek ancak O'nun istekleri yaşamaya devam edecek. Göreceksiniz, sevgi üretemeyen yürekleriniz; yarattığınız nefret ile boğulacak. O an gelene kadar kendi kuyruklarınızı kemireceksiniz. Biz geldiğimizde sonunda denge gelecek.

Biz Tanrı'nın cezasıyız! Eğer çok büyük günahlar işlememiş olsaydınız, Tanrı bizim gibi bir ceza vermezdi size.

Umutları öldürürken yenilerini ekmediniz.
Denizleri arşınlarken geldiğiniz yerleri unuttunuz.
Öfke ve nefret kenetlenirken huzuru ve aşkı unuttunuz.
Tarının lütuflarını şeytan diye adlandırdınız ve şükür etmediniz.
Ruhlarınız için dua etmeyi bırakıp sonsuzluğun hayalini kurdunuz.
Kendinize tanrının çocukları dediniz.

Kendiniz! İnsanlar! Bu dünyada yaşamayı becerememişken, size verilenleri unuturken başka yerler aradınız! O size;
İçsel Krallık
Mutlak Güç
Yüksek Benlik
Verdi ancak siz onu yok saydınız.

İnsanlar, yarattıklarının cezasını çekecek.

Unutulmuş duygular yeniden yükselecek.

En zalimler bile açlığı, en naifler öldürmeyi ve sevgi dolu olanlar aşkın zulmünü öğrenecek.

Sonunda herkes bir birini anladığında. Kısır döngü kırılacak ve yeni kapılar açılacak. Herkesin bir olduğu, herkesin bir diğerini anladığı.

_________________
avatar
West Blue Anlatıcı

Mesaj Sayısı : 65
Kayıt tarihi : 17/01/16

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Taivaan Sininen ja Valkoinen[Rogue]

Mesaj tarafından Misafir Bir Salı 08 Mart 2016, 00:34

Gözleri olabildiğince açık olmasına rağmen, tek gördüğü şey karanlıktı. Etrafta ıslak tahtaların çıkardığı kokular gezinirken, bunlara dalga ve tıkırtı sesleri ekleniyordu. Boğuk insan seslerini duyabiliyordu tahtaların ardından, aşağıdan gelen. Rüzgârın iniltisini, martıların bağırışları ise uzun zamandır müziğe hasret kalan kulaklarında bir senfoni oluşturuyordu.  Grand Line adlı denizin kızgın sularını terk edip, dört denizin sakin sularına giriş yapalı çok olmamıştı. Pek aşina olmadığı bu hava hoşuna gidiyordu. İfadesiz yüzünden bir şeyler düşündüğünü veya hissettiğini anlamak pekte kolay olmasada, nihayetinde insan olan bu karanlık ruhun içten içe düşünceleri ve hisleri oluyordu.

Gözlerini usulca, aşağıya doğru kaydırdığında derince bir nefes aldı. Burun deliklerine nüfuz eden tost ve çay kokusuna pek aşina değildi. Yarım günlük yolculuk boyunca hiç tatmadığı yiyecekleri tüketen bu insanların çoğunun yerinden kalkmayıp, boş boş bir yolculuk geçirmelerini pek bir anlam veremiyor; fakat çok sürmeden bunu insanlıklarına yorumluyordu. İnsan Rogue'un gözünde yaşamak için değil, ölmek için doğmuştu. Yukarıdan baktığı bu insanların çoğunun, ölümü kapılarında görene kadar düşündüklerinden bile emin değildi. Tanrının onlara bahşettiği yaşamı ve zamanı, şu an olduğu gibi boşa harcıyorlardı. Bundan ötürü karanlık ruh için bir insanın bir ağustos böceğinden farkı yoktu ve duyduğu değerde bir ağustos böceğine duyduğu değer kadardı. Yani çok az, belkide hiç. İstisnalar vardı elbette... Kimisini ölümden ötürü kalbine gömmüş kimisini ise idealleri uğruna geride bırakmıştı. Şimdi yalnızdı ve yılların onu ne kadar geliştirdiğini görmek için önünde koca bir fırsat vardı. Hoş, bu fiziksel anlamda değildi; fiziksel olarak sınırlarını iyi bilen bir insandı genç ruh, onun derdi daha çok düşünce yapısıyla ilgiliydi. Elinden alınanlar ve verilen yeminlerden sonra, bayağı bir zaman geçmişti. Biraz değişmişti ama hâlâ verdiği yeminler ve çektiği acılar zihninde diri bir şekilde duruyordu. Hafızası silinse bile unutamayacağı şeyler vardı ve bunların çoğu, intikam, kan ve ölümle ilgiliydi. Nitekim zaten anılarının çoğunda kanın kızıllığı fazlasıyla bulunuyordu.

Vaara adasına doğru giden bu geminin iki yelkenin arasında, Rogue'un bildiği bir simge vardı. Oldukça yakından tanıdığı bu simge, tapınakçılara aitti. Zaman zaman amcasından öğrendiği kadarıyla belli işlerde kullanıyorlardı bu simgeyi. Tek bir göz ve üçgeni andıran bir kuş... Çokça görmüştü bunu. Geminin kaptanına pek güvenmiyordu. Her an çıkacak bir fırtınada gemiyi alabora etme ihtimali kafasında fır dönüp duruyordu ama gemi tüm bu düşüncelerini dizginleyecek kadar sağlam görünüyordu. En azından yelkenleri yapmak için kullanılan odunlar sağlam gözüküyordu. Derince bir iç çekip, esen rüzgara karşı sırtını döndüğünde, geminin adaya fazlasıyla yakınlaştığını gördü Rogue.

Yarım saat kadar uzakta, tanrının halkına bahşettiği gözlerin yardımıyla bulunduğu konumdan çokça şeyi gördü. Gri tonlarının hakim olduğu bu ada eskiydi. Arnavut sokaklarının mazi koktuğunu bulunduğu konumdan hissedebiliyordu. Grimsi yapılar yamuk bir dikdörtgeni andıran liman haricinde her yerde vardı. Karınca sürüsü gibi çoğalan insanlar için, güzelim ada betondan bir şehir haline gelmişti. Bir an aklına Ka-ha uygarlığına çıktığı zamanlar geldi. Gerçi orası buradan çok daha beterdi. En azından oranın halkı belirli bir ormanlık alanı yok edip, oraya bir yaşam kurmuşlar ve çevresindeki ormanlık alana dokunmamışlardı. Burada ise, doğa yoktu. Bir evin balkonundaki korkuluğun arkasında bir kaç çiçek saskısı dışında bir fidan görebileceğini umut etmiyordu. Kızıl gözleri keskinlikle parıldarken, başka yönlere kaydı ilgisi. Limanda asılmış bir bayraktı dikkatini çeken. Yaşlı, sakallı bir adam elinde boru tarzı bir şey tutuyor ve at sürer gibi bulut sürüyordu. Bayrağa işlenen ve anlatılmak istenen şeyi pek anlayamadı karanlık ruh, belki de pek önemsemedi. Hafif bir iç çekti ve limandaki gemilere göz ucuyla baktığında, en az beşinde aynı limana asılı olan o bayraktan gördü. Bir kaç saniye sonra kararını kıldı ve bu bayrağın adanın donanmasına ait olduğunu düşündü. Pek kafa yormadı esasında. Aklına şimşek gibi çakan binlerce ihtimalden kafasına yatanlardan biriydi sadece. Limanda bir kaç seyyar satıcı dışında etrafında sözlerini değerli kılacak kadar kalabalık toplamış bir adam ve hemen bu kalabalık grubun sağında kalan, elinde gitar tutan bir adam dikkatini çekti. Uzun zamandır müziksiz kalan ruhu iştahla kabardı Rogue'un ve kızıl gözleri keskinlikle parıldadı.

Zaman hızlıca akıp gittiğinde, gemi sallanmayı kesti ve o an çevresine bakmayı kesmiş yorgun ruh, geminin adaya vardığını anladı. Sırasıyla aşağıya inen yolcu grubuyla pek alakadar olmadı ve sıra kuyruğu bitene kadar sindiği bir köşede öylece bekledi. En son kendisi indiğinde, kızıl gözlerini yabancı olduğu bu insanlardan sakındı. Grand Line'dan West Blue'ya olan yolculuğunda çok farklı adalar görmüş olmasına rağmen hâlâ alışamamıştı. Bunun sebebi çocukluğundan beri kendisine ihanet eden ada halkından başka insanlar ile uzunca yaşamadığından ötürüydü. En son beş yıllık eğitimi boyuna farklı farklı insanlarla yaşamıştı; fakat Rogue o beş yıllık sürece yaşamak demiyordu. Na-ha uygarlığındaki insanlar çekinmeden birbirlerinin gözlerine bakabiliyordu ama kendi halkına yabancı olanlar, refleks olarak tepki veriyordu. Tapınakçı lideri gibi istisna herifler dışında en güçlü insanlar bile bir kaç saniye etkileniyordu. Bir çok kez genç adam buna tanıklık etmişti. Hatta bundan bıkacak kadar... Küçük bir çocuğun vahşi bir köpek görmüş gibi kendisinden kaçması canını sıkmıyor değildi. Pek umurunda olmasada, lekelenmiş gibi hissediyordu ve bu histen nefret ediyordu küçüklüğünden beri.

Şiirimsi bir ton, gitarın net tınılarından çıkan ruh ile birleşiyor ve ortamda hoş bir ezginin izlerini bırakıyordu. Rogue, hışımla o tarafa doğru yöneldiğinde adamın ağzından çıkan sözleri net bir şekilde duyabiliyordu. O sözleri duyduğu andan itibaren ise, kanla akan bir ırmağın altında kan banyosu yaptığı bir imge kafasında canlanıyordu. Kan havuzunun içinden çıkan Jenny'nin cansız bedeni ile, kızıl gözleri hiç olmadığı kadar öfkeyle yanıyor ve kendini geliyordu. Kaç dakika veya saniye geçtiğinin farkında değildi. Ama adam şarkısını bitirmiş ve gözyaşı akıtıyordu. Yaşamının anlamını anımsayan Rogue'da bu sözlerden ve tınıdan etkinlenmiş idi; fakat onun girdiği duygu hali ağlamak değildi, saf bir öfkeydi.

Adaya attığı ilk adımda kendine duygusal anlamda zor anlar yaşatan bu sanatçıyı takdir etmek ve öldürmek arasında git gel yaşadı bir anlığına; fakat bağıra bağıra konuşan ve etrafında kalabalığı toplamış adam dikkatini çekince iki düşünceyide yapmadı. Adamın sözleri Rogue'un pek dikkatini çekmedi. Anladığı kadarıyla burada çıkarcı bir yönetim tarzı vardı ve din ile yönetiliyordu. Adamın sözleri bittiğinde ve kalabalığı alevlendirdiğinde ağzı iyi laf yapanın çıktığı yarım metrelik benzer grimsi taşa oturmuş, tuhaf sakallı ve şapkalı bir adam elindeki tabanca ile bir el ateş etti ve adamı oracıkta öldürdü. O an Rogue haklı olduğunu bir kez daha kendince teyit etti. Kesinlikle insanlar yaşamak için değil, ölmek için doğuyorlardı...

Cansız bedene bir kaç saniye boş boş baktıktan sonra kalabalığın arasına karıştı ve limanı terk edip şehrin iç kısımlarına doğru ilerlemeye koyuldu. Bir süre adanın iç kısımlarında oyalandıktan sonra adanın liman tarafına yakın olan ve pahalı olan odalardan birini tutup odaya yerleşti ve kutsal kitabını okudu. Kendisi gibi rahiplerin yanında barındırdığı bir kitaptı. Bir süre bu kitabı okuduktan sonra babasının günlüğüne geçecek ve bir süre onu okuyacaktı. Ardından belki aşağı iner, masalardan birine oturur ve insanları dinleyerek ada hakkında daha fazla bilgi edinirdi.

Misafir
Misafir


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Taivaan Sininen ja Valkoinen[Rogue]

Mesaj tarafından West Blue Anlatıcı Bir Perş. 10 Mart 2016, 20:02

Günlük-Kısım I:
Neden hayattayım? Neden buradayım? Neden?
16 yaşıma girdim gündü. Ada halkı bana canavar gibi bakıyordu. Ağaca çıkmak istediğimi duydukları için hırpalamışlardı beni. Eve kaçtığımda ise, babam beni daha çok dövmüştü. Bu ada halkının cahilliği beni daha çok meraklandırıyordu.

Yine kasvetli bir gündü. Yerlilerin henüz fark etmediği bir mağara bulmuştum. İçerisinde çokça bilinmeyen maden olduğunu fark ettim. Ama bu cahil topluluk için bir değeri olur muydu? Muhtemelen olmazdı. Söylememeye karar verdim. Benim buraya geldiğimi bilen tek kişi, Mahtava idi. Bir gün beni takip etmiş. Nasıl fark edemediğimi bilmiyorum ama bu gözlerden saklanması bile muhteşem. Ormanın tehlikelerine aldırmayan bir kadın beni şaşırmıştı. Luola adını vermiştik evimize. Birlikte burada öğreniyoruz ve gelişiyorduk. Ona ağaca çıkmak istediğimi söyledim ve çok korktu. Öylesine korktu ki bu beni sinirlendirdi. Ona ada halkı gibi bir cahil olduğunu söylediğimde ağlayarak kaçtı. Güçsüz ışık ortaya çıktığında mağaran çıkıp eve döndüğümde ada halkı beni yakaladı. Mahtava ona haber vermiş olmalıydı. Bu son kez bir insana güvendiğim zamandı.

Ağaca çıkma isteğim hala sürüyordu. Kendi merakımı gidermek için yapmalıydım bunu. Ağacın tepesinde yaşayan bir canavarın, sırf biz oraya gideceğiz diye, aşağı inip bizi yok etmesini aklım almıyor. Kararımı vermiştim. Aysız gecede, güçsüz ışık karanlığa gömdüğünde kutsal ağacı tırmanacaktım ağaca. Hazırlıklarımı tamamlamış, ağacın dibine gelmiştim ki bir gürültü duydum. Hemen saklandım ağaçların arasında ve hayatımda ki en garip giyimli insanı gördüm. Garip metal kıyafetleri o karanlıkta bile parlayan bir insandı. Çok yaşlı olmadığını fark ettim. 15 ya da 16 olmalıydı. Ağacın yukarılarından gelmişti ve ada halkından değildi. Gözleri bizim ki gibi değildi çünkü. Yanına gitmeye karar verdim. Ağaçlıktan çıktığımda dönüp bana baktı. Gözlerimi gördüğünde korkudan yere düştü, kaldırdım ve gizlice mağarama götürdüm. Luola’da oturup saatlerce, günlerce konuştuk. Yukarıdaki dünyadan geldiğini ve orada bir taşta, aşağı inerlerse kaynar suların tüm adayı öldüreceğini yazan bir taş olduğunu söyledi. O zaman anladık ki, atalarımız aramızda bir savaş çıkmaması için böyle bir karar almışlardı. Böylece bizde kimseye söylememe kararı aldık. Ayda 1 kere aşağı iniyordu değerli dostum Kaveri. Onların teknolojisi daha çok ilerlemişti, Dünya hakkında görüşlerimizi, teknolojiyi ve adalarımızın kritiğini yapıyorduk her buluştuğumuzda.

Kaveri üçüncü gelişinde bana bir şey getirdi. Garip bir aletti. Haberleşmemizi sağlayacağını söyledi. Ama bana ulaşmak istediğinde ses çıkardığı için mağarada bırakıyordum onu. Ama istediğimiz zaman haberleşebiliyorduk böylece…

Günlüğün 1 parçasını okuduktan sonra mola vermeye karar verip aşağı inmişti Rogue. Odadan çıkmadan önce şöyle bir baktı etrafına. Krallara layık yumuşak, kocaman bir yatak, tam karşısında kocaman bir televizyon, sol tarafında giriş kapısının hemen sağında devasa bir banyosu olan lüks bir odaydı. Yatağın diğer tarafında geniş balkon vardı. Limanı ve denizin tamamını görüyordu.

Sonrasında aşağı indi. Masalardan birine oturup etrafı izlemeye başladı. Oturduğu geniş holde 12 tane masa vardı. Oturduğu masa dışında 5 tanesinde 2'şer kişi vardı. Diğerleri boştu. İnsanlar çay ve ya kahve ile birlikte kruvasan yiyorlardı.

Masalardan birinde ki kadın karşısında ki genç adama "Kral iyice abarttı. Gündüz vakti adamı öldürdüler. Gözümün önünde oldu olay." diyordu. Korkusu pembe gözlerinden okunuyordu.

Diğer bir masada 2 adam muhabbet ediyorlardı. "İşte kadını aldım eve geçtik. Zaten zil zurna sarhoştu. Ben de gerekeni yaptım işte." diyordu, abartılı el hareketleriyle ne yaptığını anlatarak.

Başka bir masada 2 kadın konuşuyordu. Sarı saçlı olan, esmere "Evet, Kralın adamlarından biri. Ayy çok yakışıklı. Yarın akşam yemeğe Loisto Restoran'a gideceğiz." diyordu.

Uzaktaki 2 masada 2'şer tane erkek oturuyordu. Konuşmaları duymak için yaklaşması gerekiyordu...

_________________
avatar
West Blue Anlatıcı

Mesaj Sayısı : 65
Kayıt tarihi : 17/01/16

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Taivaan Sininen ja Valkoinen[Rogue]

Mesaj tarafından Misafir Bir C.tesi 12 Mart 2016, 14:34

Tapınakçı, kızıl gözlerini satırların arasından tek bir hamlede çekti ve gözlerini balkona dikti. Derince bir nefes alıp, balkonun kapısını usulca açtı ve kendini balkona attı. Parlak güneşin altında parıldayan eski şehrin nahoş havası hissedilmeye değerdi; lakin ne deniz nede limandı kızıl gözlünün dikkatini çeken, o daha çok kafasındaki binlerce düşünceyle meşguldü. Babasının oğluna, yani kendisine bıraktığı günlükte yazanlar kafasını karıştıracak kadar önemli şeylerdi. Kan rengini bürümüş gözlerini gökyüzüne doğru diktiğinde, bir süre izledi. Gözleri özenle çizilmiş gibi belirli şekillerde olan bulutların arasında babasını aradı, fakat eline pekte bir şey geçmedi. Ellerini balkonun korkuluklarından çekti ve içeriye doğru adımladı. Babasının yolundan giden Rogue, bunu tapınakçı olduğundan beri değil, doğduğundan beri yapıyormuş meğer. Babasına çeken tek tarafı ayrıca kızıl gözleri değilmiş. Tüm bunları öğrenen tapınakçı, düşünüyordu. Kaderini, yolunu ve babasını… Ölmüş bir adamla bağ kurmasının tek yolu o günlüktü ve o günlük şu an hayatının en değerli şeyiydi. An itibari ile buna karar kılmıştı kızıl gözlü adam.

Oldukça lüks bir odada kalmasını, günlük olarak ödeyeceği miktara yorumluyordu. Başının belaya girmemesi ve zengin kesimin ağzından, ada hakkında güzel bilgiler öğrenmesi için ideal olarak gördüğü bu yeri seçmişti. Alt kesimlerde kalan yerleri daha çok burayı ziyaret eden korsanlar veya beş parasız tipler tercih ettiği için biraz kesenin ağzını açmıştı Rogue. Lüks bir yatak, televizyon veya büyükçe bir banyo umurunda değildi yoksa, o daha çok işin keyfi kısmına değil, mantıksal kısmına bakıyordu. Kitapları kıyafetlerinin iç kısmına yerleştirdikten sonra buraya geliş amacını belirlemek için, daha doğrusu öğrenmek için aşağıya doğru adımladı. Merdivenlerden inerken attığı her bir adım sonrası, çıkan tok sesi pek umursamıyordu. Merdivenlerin sonunda, büyükçe bir hol ile karşı karşıya kaldı. Sayma gereksimi duymadığı kadar masanın bir kısmı doluyken, bir kısmı boştu. Dolu olan her masada iki şer kişi olması dikkatini çekti. Boş masalardan birine oturdu ve bir süre, yine daha önce tatmadığı o yiyecekleri yeyip muhabbet eden insanları gözlemledi. Kulakları ağzından çıkan sözleri dinliyor, gözleri izliyor ve burnu kokluyordu.

İlk dikkatini çeken genç bir kadınla genç bir oğlan oldu. Kadının korkusunu ses tonundan veya gözlerinden anlamadı, ortama aktardığı aura'yı iliklerine kadar hissediyordu bu dünyaya yabancı olan Rogue. Kral adaya ayak bastığından beri fazlasıyla duyduğu biriydi ve ona Ka-ha uygarlığındaki Sai adlı bunağı anımsatıyordu. Gerçi Sai ile burada duyduğu kral arasındaki farkı duyduğu sözlerle bile anlamak pekte zor değildi kızıl gözlü tapınakçı için. Sai, halkı tarafından sevilen ve adaletli bir kraldı. Rogue bile bir zamanlar bu adamın ordusuyla taktiksel olarak savaşmış olmasını veya gökyüzündeki adaya çıktığı zaman bu adamın esiri olmasını umursamadan saygı duyuyordu; lâkin buradaki insanlar için, aynısı söz konusu bile olamazdı. Nefret içlerine bürünmüş ve korku yanlarında dolaşan bir birey olacak kadar çoğalmıştı içlerinde. Kızıl gözlerini yavaşça başka bir tarafa çevirdi. İki adam, Rogue'nin pekte alakadar olmadığı gece hayatından bahsediyordu. Pek umursamadan hararetli bir şekilde konuşan adamın konuşmasını bitirmesini beklemeden başka bir masaya çevirdi dikkatini. Bu sefer, iki tane kadın konuşuyordu. Kadınlardan sarışın olanı, esmer olanına heyecanlı heyecanlı kralın adamıyla yapacağı bir buluşmadan bahsediyordu. Bir kaç saniye kadar dikkatini bu masada topladıktan sonra, kendisine uzak bir köşede kalmış iki tane adam dikkatini çekti. Ne hakkında konuştuklarını bulunduğu yerden anlayamıyordu ama aklının bir köşesinden gelen bir ses aynı az önceki iki adam gibi saçma bir şey hakkında konuşuyorlardır diyordu.

Rogue, tüm bunlardan sonra dikkatini dağıttı ve bir süre ne yapacağı hakkında düşündü. İki adamın sohbetine dahil olup, gevşemiş olan bu ikiliye bir kaç rom ikram ederek ağızlarından her türlü bilgiyi alabilirdi. Genç kadın ve oğlanın masasına dahil olup, kadının yancısı gibi gözükerek yine ağızlarından çıkacak bilgileri kafasına işleyebilirdi. İki kadından birini ayartıp, yine bilgi sökebilir idi ya da oturduğu masayı bir bahane ile değiştirip, ne konuştuğunu bilmediği iki adamın masasına yakın bir tarafa oturup onların söylediklerini de dinlerdi. Emin değildi ve emin olmak için bir kaç saniye kadar düşünmesi gerekiyordu.

Bir kaç dakika kadar sonra, sol elini havaya kaldırdı ve garsonlardan birini yanına çağırdı. "En güzelinden bir şarap açtır ve onu şuradaki sarışın ile esmer olan hanıma, benim adıma ikram et." dedi net bir tonda. Daha sonra eli ile ne konuştuklarını duymadığı iki adama yakın olan boş bir masayı gösterdi ve: "Şu masaya geçeceğim. Bayanları da o masaya davet ettiğimi belirt." diye devam etti sonrasında. Amacı, kadınları ayartıp bilgi alırken bir yandan ise ikiliyi dinlemekti. Tüm bunları hallettikten sonra ise, sokağa çıkıp tapınakçıların üssünü arayacak ve birde kendi tarafında olan insanlardan bu ada hakkında bilgi alacaktı. Rogue'a göre tanrı onu bilerek bu adaya yönlendirmişti ve öyle, bir kaç gün dinlenip terk etmeyi düşünmüyordu. Dört denizdeki hamlesinin ilk ayağı, yankı uyandırmalıydı. Şöhret, güç ve potansiyel. Onu, amcasının ve annesinin olduğu denize yönlendirecek bu üç şeye sahip olması lazımdı.

Misafir
Misafir


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Taivaan Sininen ja Valkoinen[Rogue]

Mesaj tarafından West Blue Anlatıcı Bir Çarş. 16 Mart 2016, 23:42

Loş ışık, arkadan gelen sakinleştirici müziğin atmosferinde, dönen konuşmaların hepsi bir maceraya gebeydi. Arkadan çalan müziğe dikkat ettiğinde Rogue, bunun bir insanın sevgisini ifade etme yollarından sadece biri olduğunu fark edecekti. Ama güzel bir yöntemdi. Bateri bagetlerini birbirine 6 kere vurmasından sonra giren piyano solosu ve sonradan gelen gitara, eşlik eden adamın güzel sesiyle şarkı mükemmel bir hal alıp, Turuncu ve mor duvarlardan yansıyıp, oturduğu salonu dolduruyordu. Tavandaki 3 sıra halinde 5'erli dizilmiş 15 avize usulca sallanıyordu. Salonun ortasında, diğerlerinin  yaklaşık 5 katı olan avize, şarkıcının söze girmesiyle titredi.
Spoiler:
Sana, tümüne bakıyorum. Sevgiyi görüyorum. Orada, uyuyor işte.
Gitarım nazikçe ağlarken.
Yere baktım ve silinmesi gerektiğini gördüm.
Gitarım hala nazikçe ağlarken.

Bilmiyorum neden, kimse sana söylemedi.
Sevgini nasıl açacağını.
Bilmiyorum, nasıl biri seni kontrol etti.
Seni aldılar, sattılar.

Dünyaya bakıyorum, görüyorum döndüğünü.
Gitarım nazikçe ağlarken.
Her bir hatamızda kesinlikle öğreniyoruz.
Gitarım hala ağlarken.

Bilmiyorum nasıl, yönlendirildin.
Sende sapkınlaştın.
Bilmiyorum nasıl, tepe taklak edildin.
Kimse seni uyarmadı.

Sana, tümüne bakıyorum. Sevgiyi görüyorum. Orada, uyuyor işte.
Gitarım nazikçe ağlarken.
Sana, tümüne bakıyorum.
Gitarım hala nazikçe ağlarken.

Tüyleri diken diken eden şarkı bitmeye yakın garsonu çağırmıştı ve yandaki kadınlara şarap ikram edip, yeni geçtiğin masaya davet etmişti. Açının değişmesiyle, yüzlerini daha net görebiliyordu şimdi. Sarışın yeşil gözlere ve düzgün bir surata sahip olsada, şekilsiz büyük burnu onu çirkin kılıyordu. Esmer ise, mavi derin gözleri, kusursuz yüzü ile o kadar güzeldi ki, bunu kelimelerle anlatmak o güzele hakaret olurdu.

Garson şarabı götürdüklerinde, dönüp bir bakıyorlar Rogue'a. Sarışın çekingen davransa da, esmer kalkıyor ve sarışında takip etmek zorunda kalıyor. Arkalarından garsonda gelip, şarabı masaya bırakıp, kadınların sandalyesini çekiyor ve oturmalarına yardımcı oluyor. Sarışın huzursuzca etrafını incelerken, esmer koyu mavi derin gözlerini, kırmızı gözlere dikmiş bir şey arıyor.

O sırada yandakilerin konuşmasını duyabiliyor Rogue.
"Beklediğimiz misafir geldi mi?"
"Gelmiş olması lazım, bugün limanda karşılamaya birilerinin gitmesi gerekiyordu."
"Ama limanda biri vuruldu. Bundan dolayı geri çekilmiş olabilir. Gölgelerde kalmalıyız biliyorsun."
"Haklısın. O zaman nasıl bulacağız onu?"
"Bize verilen bilgilere göre, görünce tanımamız zor olmayacaktır."...

_________________
avatar
West Blue Anlatıcı

Mesaj Sayısı : 65
Kayıt tarihi : 17/01/16

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Taivaan Sininen ja Valkoinen[Rogue]

Mesaj tarafından Misafir Bir Salı 07 Haz. 2016, 23:14

Rogue, garsonu yanına çağırıp aklındaki planı harekete geçirdiği sırada düşünceler duru bir yağmur gibi teker teker damlıyordu Rogue'nin kafasına. Çalan şarkının sakinleştirici etkisine aşinaydı artık; ama ne zaman bir şarkı kulaklarında çalsa, tek düşündüğü Jenny olurdu. Onu hatırlar, hiç dinmeyen acısı biraz daha artardı. Tapınakçı, dilerdi ki bu şarkı denen şeyi Jenny'le birlikte dinlemeyi ama mümkün müydü, o bile bilmiyordu. Mümkün olması için ömrünün tamamını çekinmeden feda edebilirdi belki, ama zamanında tanrıya günlerce secde etmesine rağmen öyle bir fırsat verilmemişti kendisine. Oysa kızıl gözlü insan, bunu adil bir ticaret olarak görüyordu. Bir cana karşı bir can... O zaman neden secde etmesine rağmen, bir sonuç elde edemiyordu?

Şarkının etkisi, adamın şarkıya girmesi ile birlikte Rogue'nin üzerinde bir tık daha artmıştı. Şarkının sözleri, her bir kelimesi Jenny'i kafasında canlandırmasına sebep oluyordu. Bundan nefret ediyordu Rogue... Ölmüş olanı sürekli kafasında yaşatarak kendi kendisine işkence etmesinden nefret ediyordu; ama kendi vücudu, kendi beyni veya kendi kalbi olmasına rağmen bu konuda bir hüküm hakkına sahip değildi.

Biraz daha... Şarkıcı şarkı söylemeye devam edip, bu loş ortamı reklendirmeye biraz daha devam etseydi Rogue'nin an itibari ile elini attığı hançeri kılıfından çıkacak ve şarkıyı söyleyenin boğazından akan kan ile susuzluğunu giderecekti. Bu sözler, arka planda çalan bu müzik Rogue'ye acı çektiriyordu. Tapınakçı bir an yıllarca dış dünyayla ilgili öğrendiği tüm şeyleri unuttu ve anlık olarak bu insanların kasıtlı olarak kendine işkence ettiğini düşündü. Çünkü acı, çektiği bu acı tarif edilmekten çok uzaktı ve nitekim etkileri de aynı ölçüde büyük oluyordu; fakat bu anlıktı neyse ki, yoksa masum bir insan son nefeslerini Rogue'nin ürkütücü kızıl gözlerini izlerken verecekti.

Garson, Rogue'nin talimatlarını yerine getirdiğinde Rogue  oturduğu masadan kalkıp yeni masasına oturdu ve usulca kızları süzmeye başladı. Bulunduğu açıdan kızları süzdüğünde, sarışın olanın güzel bir yüzü olmasına rağmen çirkin bir burnu olduğunu gördü. Pek ilgilenmedi ya da bu detayı fazla kafasına takmadı. Jenny'den sonra kadınlara artık ilgi duymuyordu ama, yinede gözlerini ağır bir şekilde sarışından çekip esmer olana odaklandığında kalbinde bir çarpıntı hissetti anlık olarak, saliselik bir şeydi bu sanki. Rogue'nin kızıl gözleri uzun yıllardan sonra ilk defa soğuk bir ifade dışında başka bir ifade takındı, şaşkınlık. Kızıl gözleri kocaman büyüdü ve an itibari ile kendisini izlemekte olan esmerin mavi gözlerine odakladı. Kadın çok güzeldi; ama Rogue'nin odaklandığı şey kadının duru güzelliği değil, gözleriydi. O gözler Jenny'in gözleri ile aynıydı. Aynı mavilik, aynı korkusuzluk.

Kızıl gözlerini, bir kaç saniye kadar kapalı tuttu ve tekrardan açtığında gözlerini her zamanki soğukluğu kapladı. Kızıl gözleri çevresindekilere korku salmaya devam ediyordu. Şaşkınlığını yüzünden silindiğinde sarışın olanın tedirginliğini fark etti. Esmer olan ise, hevesli gibiydi. Oturduğu masadan tereddüt etmeden kalkıp kızıl gözlünün masasına doğru ilerleyecek kadar tuhaftı ayrıca. Normal olan tepki, sarışın verdiği tepkiydi oysa. Rogue'yi gören kadınlar ürker ve tedirgin olurdu o kızıl gözleri görünce; ama bu kadın, mavi gözlerini rahatlıkla kızıl gözlere dikip izleyebiliyordu. Jenny gibi... Rogue bunu beklemiyordu işte. Şaşkın ve savunmasızdı bu durum karşısında.

Bir yandan, duyamadığı ve şimdi rahat bir şekilde duyabildiği iki adama dinlerken diğer bir yandan esmer kadının yaşattığı bu durumu idrak etmeye çalışıyordu. Adamlar bir misafirden bahsediyordu ve istemsizce bu gizemli konuşmadan kendine pay çıkarıyordu. O misafir kendisi olabileceğini ve bu adamlarında buradaki tapınakçı kolunun mensubu olacağı ihtimali kafasında fır dönüyordu, ama bu duyduklarına rağmen kızıl gözleri hâlâ kadının mavi gözlerindeydi. Duydukları sonrasında tüm odağını esmer kadına çevirmişti. "Bu gözlere bu kadar sakin bir şekilde bakan nadir insanlardan birisin, korkmuyor musun?" Sözleri gerçek bir bal gibi kesintisiz bir şekilde ağzından aktı, gitti. Gözlerini sözlerinin sonunda sarışına çevirdi ve onun gözlerine dikti. Esmer olana kanıtlamak istiyordu bu gözlerin başka insanlarda veya kadınlarda bıraktığı etkiyi, ona farklı olduğunu hissettirmek istiyordu. Başından beri tedirgin olan sarışın kadın, bu gözlere bu kadar yakından baktığında korkuyu hissetmeliydi. Bir insanın gözlerine bakmadığı gerçeğiyle yüzleşmeli idi, bir şeytan veya insan bedeninde doğmuş bir yırtıcı hayvan? Kim bilir.

"Rogue." diye devam etti konuşmasına ve insana kaba gelecek bir tonda ismini telaffuz etti. Başta amacı bu kadınları ayartıp bilgi almaktı ama şu an Rogue gerçekçi bir şekilde, istediği için sohbet ediyordu. Gerçekten esmer olan kadın onu etkilemişti. Jenny'den sonra, bu ilk defa oluyordu. Jenny'den sonra ilk defa biri bu kızıl gözlere bir şey ararcasına bakıyordu. "Sen kimsin peki? Tanıt kendini bana." dedi son olarak ve şarabından bir kaç yudum aldı. Ayrıca ara sıra kulaklarını yine diğer masadaki iki adama odaklıyor ve yeni bir şeyler duymaya çalışıyordu.

Misafir
Misafir


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Taivaan Sininen ja Valkoinen[Rogue]

Mesaj tarafından West Blue Anlatıcı Bir Çarş. 08 Haz. 2016, 15:31

Kırmızı gözlerde bir şey arıyordu mavi gözler. Durmadan hareket ediyordu gözlerin içinde. Sonra dudaklara indi. Rogue bir şey sormuştu. Mavi gözlerin sahibi kırmızı dudakları araladı. Kırmızı şarap ve nane kokuyordu nefesi.
"Bu güzel gözlerden neden korkayım?" demişti kırmızı dudaklar. Mavi gözler tekrar kırmızı gözlere kilitlenirken. Kırmızı gözler sarışının gözlerine kilitlenmişti. Sarışını lavaboya gitmek için apar topar kalkmıştı çantasını bırakıp. Sonra tekrar mavi ile kırmızı birleşmişti. Önceki şarkının yerine yenisi başlıyordu şimdi. Gitar telleri usulca titremişti. Mükemmel bir melodi çıkmıştı ortaya, sonra bir daha ve bir daha ve bir daha.

Kırmızı gözlerin sahibi oynatmıştı dudaklarını bir kez daha. Adını söylemişti kaba bir biçimde. Sonra mavi gözlerin sahibine adını sormuştu.
"Upea." dedi kırmızı dudaklar sadece bir yudum şarap aldı. Sonra dudaklarını yaladı.
Gitar titretirken avizeleri şarkıcı şarkıya girdi.
Spoiler:
Gökyüzü ağlıyor!
Gökyaşlarını görüyor musun sokaklardan akan?
Gökyüzü ağlıyor!
Gökyaşlarını görüyor musun sokaklardan akan?
Bebeğimi arıyordum.
Ve merak ediyordum nerede olabilir diye.

Bir gün erkenden bebeğimi gördüm.
Caddenin aşağısından yürüyordu.
Bir gün erkenden bebeğimi gördüm.
Caddenin aşağısından yürüyordu.
Canımı yaktığını biliyorsun, çok acıtıyor.
Zavallı kalbimin teklemesine neden oluyor.

Gerçekten güzel bir hisse sahibim.
Bebeğimin beni, beni artık sevmeyeceği.
Gerçekten güzel bir hisse sahibim.
Bebeğimin beni, beni artık sevmeyeceği.
Biliyorsun gökyüzü ağlıyordu!
Göz yaşları kapımın altından akıyor, görüyor musun?
Bu sırada yan masadikiler Rogue'un masasına bakıyorlardı. Gözlerle ilgili konuşmayı duymuş olmalıydılar.
"Ben tuvalate gidiyorum. Phya Mies ile görüşmem lazım." demişti bir tanesi ayağa kalkıp. Sesinin Rogue'a ulaşmasına dikkat ederek....

_________________
avatar
West Blue Anlatıcı

Mesaj Sayısı : 65
Kayıt tarihi : 17/01/16

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Taivaan Sininen ja Valkoinen[Rogue]

Mesaj tarafından Misafir Bir Çarş. 08 Haz. 2016, 16:47

Kırmızı şarabın ağır kokusuyla nanenin bastırıcı kokusunu aynı anda hissetti. Kadının ağzından nüfus eden bu koku, en az güzelliği kadar etkileyiciydi. Oysa çok insan görmüştü ağzı bok çukuru gibi kokan. Bu kadın farklıydı, özeldi, bunu hissedebiliyordu. Rogue, böyle bir kadını böyle bir bok çukurunda bulmayı aklının ucundan bile geçirmemişti bu zamana kadar. Hatta dürüst olmak gerekirse, bir kadın aradığının bile farkında değildi.

"Neden bu gözlerden korkayım"

Tüm duyguları, düşünceleriyle birlikte anlık olarak kısa devre yaptı. Kadının sözleri, fazlasıyla afallamıştı Rogue'u. O kan kırmızısı dudaklardan akan sözler, en az kendi kırmızı gözleri kadar ürkütücüydü Rogue için. Bazı anlar, Rogue aynadan kendi gözlerine baktığında kendisi bile kendi gözlerine bakmaya tahammül edemez, bazı nadir anlarda kendi gözlerinden korkardı. Şimdi ise bu kadının dudaklarından akan sözler onu korkutuyordu. Aslında sözlerden çok, o dudaklardan çıkan sözlerin kendisinde bıraktığı etkiden korkuyordu. Daha önce amcası dışında çok az insanla böyle oturup muhabbet etmiş olan Rogue, Jenny'den sonra bir kadınla bir çift kelime bile etmemişti. Şimdi ise sohbet ettiği bu kadının ağzından çıkan sözler, yıllardır tek bir an ile ısınmamış bu soğuk adamın ısınmasına sebebiyet veriyordu.  Kadının sözleri Jenny'e aitti. Hafızasının kendisine oyun oynadığına inanmaya başladı çaresizce, bu gerçek olamazdı. Bu kadın Rogue'a iyi gelmiyordu ve kızıl gözlü adamda bunun farkındaydı; ama kalkmak istemiyordu. Kızıl gözlerini kadının mavi gözlerinden çekmek istemiyordu. Şarap yudumlamayı bırakmak istemiyordu. Hiçbir şey yapmak istemiyordu bu gözleri izlemekten başka. Yıllardır Jenny'i görmemişti ve Jenny'e benzeyen bu kadını izleyerek, onun hasretini gidermeye çalışıyordu.

Sarışın kadın apar topar tuvalete doğru kaçtığı sırada, gülümsemekle yetinmişti Rogue. Acı bir gülümsemeydi bu. Kızıl gözleri böyle bir şeydi işte. Sahibine sadık ve kıskanç bir köpeğe benziyordu bu gözler. Köpek gibi sahibinden uzak tutuyordu herkesi hırlaması, tehditkar bakışları ile.

Uepa... Kendi adını söylemesinin ardından kadının isminin Uepa olduğunu öğrenmişti. Rogue, isimlerin anlamlarıyla takıntılı biriydi. Kendi inancına göre isimleri aileler koymaz, Tanrı bu ismi koymalarını istediği için aileler o ismi koyardı. O yüzden isimlerin bir anlamı ve amacı olduğuna inanır, isimlerin anlamına kafayı takardı.

"Anlamı nedir?" diye sordu gözleri yan masaya kaydığı sırada. İzlendiklerini hissetmişti ve nitekim yan masadakiler kendisine doğru bakıyordu. İkiliden birisinin ayağı kalkıp, Rogue'nın duyacağı kadar sesli ve net bir şekilde konuşup, Usta Phya Mies'in adını telaffuz etmesi üzerine kızıl gözlü adam artık emin oldu; adamların misafiri kendisiydi.

Kadından gelecek cevabı bekliyordu. Cevabı aldıktan sonra, "Tuvalet molası." diyerek ayaklanacak ve adamın ardından tuvalete doğru ağır ağır adımlayacak idi. Eli hançerinde olacaktı. Ne kadarda meslektaşı, görevdaşı ile görüşmeye gidiyor olsada insanlara güvenmezdi tapınakçı.

Misafir
Misafir


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Taivaan Sininen ja Valkoinen[Rogue]

Mesaj tarafından West Blue Anlatıcı Bir Çarş. 08 Haz. 2016, 21:47

"Anlamı.." demişti kırmızı dudaklar. Sonra kapanmıştı. Mavi gözler kırmızının içine bakarken, kafasını çevirmişti mavi gözler ilk defa, sol tarafa şarkı çalan grubu bir süre izlemişti. Sonra biraz sağında kalan 2 adama bakmıştı. Biri ayağa kalkıp bir şeyler söylemişti. Sonrasında tuvalate gitmişti. "Anlamı yok." demişti kırmızı dudaklar, sonra tekrar mavi gözler kırmızı gözlerle birleşmişti.

Sonrasında Rogue tuvalate doğru gitmek için hareketlenmişti. Girdiği kapının sağında kalan, Rogue'un solunda kalan bir holden içeri girmişti. Duvarda renkli süslemeler vardı. Holün sonu geniş bir salona açılıyordu. Salonda 2 adet kapı vardı. Birinde çubuktan bir erkek tasviri, diğerinde kadın tasviri vardı.

Sağdaki erkek tasvirli kapıdan girdiğinde, adamın lavaboda elini yıkadığını görecekti. Rogue içeri girdiğinde doğrudan gözlerine bakacak ve "Tamda tarif edildiği gibi Efendi Rogue. Sizi limanda karşılayamadığımız için üzgünüz. Eminim birinin vurulduğunu görmüşsünüzdür." demişti adam elini uzatırken. Elini yukarı doğru, tokalaşmak için uzatmıştı.
"İsterseniz hemen karargaha geçebiliriz. Efendi Johto sizi bekliyor." diye devam etmişti adam.

İçeri geri dönecek olursa Rogue kadının orada olmadığını görecekti. Oturdukları masada bir kağıda yazılmış bir not vardı.
"Dostlarını iyi seç."

_________________
avatar
West Blue Anlatıcı

Mesaj Sayısı : 65
Kayıt tarihi : 17/01/16

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Taivaan Sininen ja Valkoinen[Rogue]

Mesaj tarafından Misafir Bir Perş. 09 Haz. 2016, 19:17

Tanrı, bir insana anlamı olmayan bir isim veremezdi. Her şeyin en iyisini bilen, her şeyin üstünde olan bu yüce yarattığın böyle büyük bir hataya düşeceğine ihtimal bile vermiyordu tapınakçı. Kadın ya kendisinden isminin anlamını sakınıyordu ya da isminin anlamını bilmiyordu ve bilmediği içinde bir anlamı olmadığını söylüyordu. Kan kırmızısı gözlerini kısmıştı Rogue kuşkucu bir tavırla. Bir insanın kendisine bu kadar yakındayken yalan söyleyebilmeyi düşünecek kadar küstah olacağına ihtimal vermiyordu; ama yinede kadının hareketleri siyahların adamını kuşkulandandırmayı başarabilmişti. Eğer Rogue'nin acelesi olmasaydı ve bu olay üzerinde biraz daha durup, kadının gerçekten de kendisine yalan söylediğini varsaysa idi, bu kadın Jenny'e benzeyen ve Rogue'nin ilgisini çekmiş bir kadın olsa bile, ölümü bu mekanda olurdu. Rogue, kuşkucu bakışlarını kadından çekti ve masadan usulca ayaklanıp, planladığı gibi tuvalete doğru hareketlendi. Girdiği kapının sağında kalmış, kendisinin solunda kalan bir holden içeri girdiğinde, duvarda renkli süslemeleri olan bir yerde yürümeye başladı. Biraz daha ilerledikten sonra iki tane ayrı kapı karşıladı onu. Biri bir erkeği andıran bir cin ali motifi iken, diğeri bir kadını andırıyordu. Kendisi gibi tapınakçı olanının bir erkek olmasından ötürü, erkek motifli kapıdan içeri girdiğini tahmin edebiliyordu. Kapıyı usulca açıp içeri girdiğinde, adamın ellerini yıkmakla meşgul olduğunu gördü. Kızıl gözlerini tuvalet denen bu yerde biraz gezdirdikten sonra, adamın kendisine seslenmesiyle adama doğru döndü tekrardan. Derince bir nefes aldı ve adamı dinledi.

Adamın sözlerini sonlandığında düşünceli bir ifade belirdi yüzünde. Çenesini sıvazlarken adamın elinin kendisine doğru tokalaşma amacı ile uzattığını gördü. Kızıl gözlerini nefret dolu bir şekilde adama doğru dikti. Adamın kolunu geri çekmesi ile bunun yeterli olacağını sanıyordu. Arkasını döndü ve tuvaletin çıkışına doğru adımladı.

"Beni bekleyen birilerini bekletmenin lüzumu yok. Mekanın dışarısında sizi bekliyor olacağım." diye sözcüklerini hiddetli bir yıldırım gibi ağzından tapınakçı'ya aktardı. Tehditkar bir havası vardı. Başını omuz üstünden doğru adama doğru çevirdi ve kızıl gözlerini tehditkar bir şekilde adamın gözlerine dikti: "Elinizi çabuk tutsanız iyi olur. Birini bekletmeyi sevmediğim gibi, bekletilmekten de pek hoşlanmam." Adamdan gelecek yanıtı bekletmeden tuvaletin kapısını açıp, dışarı çıktığında adımlarını biraz hızlandırdı. Mavi gözlü kadının hâlâ masada oturup oturmadığını merak ediyordu. Az önce kendisine bu hole sokan kapıdan tekrardan dışarı çıktığında, kadını masada göremedi ama bulunduğu yerden masaya iliştirilmiş kağıdı fark etti.

"Dostlarını iyi seç."


Rogue, notu okuyunca yüzünde memnun bir gülümseme oluştu. Rogue'nin dostu yoktu ve olmazdı. Kullandığı ve kullanmak üzere olacağı piyonları olurdu onun yerine. Kafasına iki yana doğru salladı. Masanın üzerine içtiği şarap için bir miktar para bıraktı ve mekanın çıkışına doğru ilerledi.

"Umarım bir daha ki karşılaşmamızda adının anlamını benden sakınmazsın kadın..." diye mırıldandı kendi kendine mekandan dışarı çıkmak için kapıyı aralarken.

Misafir
Misafir


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

1 sayfadaki 2 sayfası 1, 2  Sonraki

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz