Npc Günlükleri-Koramiral Ojo De Dios

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Npc Günlükleri-Koramiral Ojo De Dios

Mesaj tarafından Captain 'God' Usopp Bir C.tesi 26 Ara. 2015, 20:44

Grand Line, korsanların bir zamanlar hüküm sürdüğü, ülkelerden vergi aldığı, istediklerini yaptıkları zamanlar geçeli çok olmamıştı. Tapınakçılar tarafından kurtarılan bu lanetli deniz, şimdi Marine'nin kontrolü altındaydı. 23 yaşında ki Dios Grand Line'a atanalı çok olmamıştı. Memlekti East Blue'dan güvenli bir biçimde Calm Belt üzerinden gelmişti Grand Line'a. Efsaneleri kendi gözleriyle görmek için, geminin en üst noktasına tünemiş, etrafı izliyordu. Bir korsan gemisi, bir suçlu arıyordu kırmızı gözler. Hava sıcak ve ılık bir rüzgar saçlarını tararken, şeytani bir gülümseme belirdi. Uzakta, çok uzakta siyah bir bayrak dalgalanıyordu. Dios aşağı bakıp, üstü olan Tuğamira Boden Mann'a bağırdı. Esmer adam yukarı bakıp, sonra ufka siyah bayrağı aramaya koyuldu. Nihayet gördüğünde 2 dakika geçmişti bile. Boden Mann askerlere korsan tayfasını tanımlamalarını emretti. 3 denizci aynı anda selam durup içeri kaptan odasına doğru koşmaya başladılar.

Aradan geçen 5 dakikadan sonra geldiklerinde, korsan tayfasının Yeni Dünya'ya girdiği bilinen Heikko korsanları olduğunu belirttiler. Tuğamiral'in gözünde oluşan süphe Dios'un gözünden kaçmadı. Ama o emir vermediği sürece saldıramazlardı. Ne olursa olsun bu korsanları denize gömmeyi istiyordu. Bu yüzden gemide ki herkesi ilüzyonu altına aldı. Sanki korsan gemisi saldırıya uğramış ve batmış gibi gösteriyordu. Sonra esmer Tuğamirale bağırdı.
"Gidip bakmalıyız bence. Ölmeyenlerin kafasını karargaha hediye olarak götürürüz." dedi.
Tuğamiral bu hediyeye hayır diyecek bir adam değildi. Daha önce North Blue'da şans eseri yakaladığı korsanlar sayesinde bu rütbeyi almıştı. Tekrar aynısı yapacaktı. Güçsüz değildi ama kurnaz bir adamın yapması gerektiğini yapıyordu. Askerlere emir verip, korsan gemisinin enkazına doğru yol almaya başladılar. Arada bir kaç kilometre kalmıştı ki, Dios aşağı bağırdı.
"Ben önden gidiyorum. Orada görüşürüz."
Tuğamiral için sorun değildi bu, böylece ölmeyenlerle de uğraşması gerekmeyecekti, Dios bütün işi yapacaktı ve tüm ödülü Tuğamiral alacaktı. Ağzı kulaklarında gemiden ayrılan kırmızı gözlü kargaya el sallıyordu. Hakkında duydukları geldi aklına. East Blue'nun kırmızı gözlü şeytan kargası. Korsan gemileri birden fazla gözcü tutmaya başlamışlardı. Ufukta görülen tüm kargalara ateş açılmasına neden oluyordu korkuları. Güçlerini hiç görmemişti, sadece kargaya dönüşüp, kanat çıkardığını görmüştü. Efsanelerde ki ilüzyonu görmemişti henüz. Bu düşünceler aklından geçerken Dios neredeyse enkaza varmıştı ki, bir anda Tuğamiralin gözleri kendini yanılttığını düşündü, yanan ve paramparça olan enkaz gemi hiçbir şey olmamış gibi denizin üzerinde yüzüyordu. Dios'a küfür ederek  gemiyi durdurmalarını emretti.

Dios dönüp duran gemiye baktığında, menzilden çıktığını anladı ama geri dönmek gibi bir niyeti yoktu. Karga geminin üzerine gelip 3 kere üstünde daire çizdi ve ölüm şarkısını söyledi. Geminin direğine kondu ve mor bir aura karganın etrafından gemiyi sarmaya başladı. Birden denizde bir gürültü koptu ve kocaman bir şeytan yeri yararak gökyüzüne kadar uzandı. Şeytani bir ses tüm denizi dolduruyordu.
"Benim bölgemden geçenler, cehenneme düşecekler."
Güvertede toplanan korsanlar şeytana top atışına başladı, ama rahatsız olmayan şeytan parmağını güverteye doğru tuttu. Tayfanın yarısını diğer yarısına şeytan olarak göstermeye başladı, diğer yarısı da rakiplerini şeytan olarak görüyorlardı. Tüm tayfa müthiş bir dövüşe başlarken, karga ve şeytan yukarıdan tayfayı izliyorlardı. Bu sırada esmer Tuğamiral korkup karargaha doğru yola çıkmıştı. Kendi kafasına göre iş yaptığı için suçlu olan Dios'tu. Tüm gemi buna şahitlik edebilirdi.

Yaklaşık 1 saatten sonra gemide kalan 8 kişi yorgunluktan bitap düşmüşken, kanatlı bir insan güverteye inip tüm ilüzyonıu bozmuştu. Geminin kaptanı nefretle bakarken kırmızı gözlü şeytana, merhamet için yalvarmaktan başka bir şey yapamıyordu, ama şeytan zalimdi, kırmızı aura sararken tekrar etrafını, gemideki herkes çığlık atmaya başladı. Hepsi cehennemde yandığını görüyordu.
"Cehenneme düşeceğinizi söylemişti. Duymadınız galiba." dedi usulca.

7 gün sonra.
Denizci Karargahı
"Amiral Nudillo! Efendim beyaz bayrak çekmiş garip bir gemi ve kırmızı gözlü uçan bir adam bu tarafa doğru geliyor. Ateş açmamızı ister misiniz efendim?"
"Sonunda geldi demek pislik. Bırakın girsinler."
7 günün sonunda karargaha korsan gemisiyle birlikte dönen Dios, başta tepki görsede, korsanların kimliğinin onaylanması sonucu tebrik edilip Tuğamiral rütbesine yükselmiştir. Boden Mann'ın bulunduğu gemide sorumlu kişi olan Dios, o günden sonra Kırmızı gözlü Şeytan Karga olarak bilinmiştir.
Grand Line'da korsanlar birbilerine kırmızı gözlü bir karga görürlerse intihar etmeleri gerektiğini söylerlermiş. Çünkü kargaya yakalananlar 7 gün 7 gece cehennemde yanarlarmış, en güçlü korsanlar bile en sonunda ölmek için yalvarırmış...


En son Captain 'God' Usopp tarafından Cuma 26 Şub. 2016, 15:05 tarihinde değiştirildi, toplamda 6 kere değiştirildi
avatar
Captain 'God' Usopp
Admin

Mesaj Sayısı : 285
Kayıt tarihi : 18/12/15

Kullanıcı profilini gör http://oprpg.forumdizini.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Npc Günlükleri-Koramiral Ojo De Dios

Mesaj tarafından Captain 'God' Usopp Bir Perş. 25 Şub. 2016, 23:08

5 yaşına girdiği gecenin sabahıydı. Aldığı hediyeler ayağının ucunda duruyordu. Sadece babasının verdiğini açmıştı. Ne olduğunu zaten biliyordu. Uzun zamandır istediği kılıçtı bu. Babası zengin olsada her istediğini almazdı ona. Bu yüzden belki sabırlı olmayı öğrenmişti. Babasının aldığı kılıç elinden düşmüş, yatağının yanında öylece duruyordu. Yatarken bile bırakamamıştı onu çünkü. Bir rüya görüyordu ellerinin olmadığı. Kılıç kullanamıyordu. Annesinin, babasının elini tutamıyordu. Rüya birden değişmişti. Elleri kılıçtı şimdi. Kimseye dokunamıyordu, dokunduğu herkesi kestiği için.

Ter içinde uyanıp kılıcını yerden aldı. Yavaşça kınından çekip yansımasına baktı. Kırmızı gözleri hep sevmişti ama bir şeytan gibi görünüyordu. Çoğu kişi ilk gördüğünde korkardı ondan ama o kadar iyi ve akıllıydıki ilk tanıştığı kişiler her zaman severdi onu. Komikti ayrıca, etfaındaki herkesi güldürürdü. Ayrıca zengindi. Babası fazla şımartmasa da harçlığını her gün verirdi. Aldığı her şeyi köydeki çocuklarla paylaşırdı o da. Bu yüzden köy çetesinin lideri yapılmıştı. Diğer nedeni de kılıcı olmasıydı tabiki, her ne kadar kullanamasa da. 8 yaşında kadar böyle gitmişti bu. Köyde çetecilik oynarlardı. Kılıcı kınından çekmeden, korsan kılığına girenleri köyden kovarlardı. Çete olsalarda köyün koruyucularıydılar. Babasının ona tuttuğu hizmetkarla birlikte köydeki en büyük ağaca, ağaç ev yapmışlardı. Çetesinin karargahı orasıydı. Çok severdi orayı. Elinden gelse hiç ayrılmazdı ordan. Bir gece kalmakta ısrar edince aileside kıramadı onu. Çok sevinerek topladı eşyalarını. Kılıcını da almayı unutmadı. Ağaç eve girip uyumaya başladı. Rüya görüyordu yine. Rüya gördüğünde biliyordu artık, çünkü yine kılıçtan elleri olmuştu ve yine elsiz kalmıştı. 3 yıldır, her gece sekmeyen rüya. Ter içinde uyandı yine. Tam ağaç evinin üstünde öten bülbülün sesi, ve evin içine giren sabah güneşi onu kalkma vaktinin geldiğine ikna etmişti. Yatağını toplamadan kılıcını alıp dışarı çıkmıştı. Ağaç evin dışındaki merdivenden indi. Ağacın altında hizmetkarı duruyordu. Uyandırmamaya dikkat ederek köye doğru yürüdü. Anlaşılan babası endişelendiği için oraya yollamıştı onu. Köye girdiğinde bir şeylerin yanlış olduğunu biliyordu. Her sabahki gibi çobanın otlattığı yoldan gelmişti ama onu görememişti. Ekmek yapan yaşlı teyzelerde yoktu, ne de evinin önünü süpüren kızlar. Ne oturup konuşan amcalar vardı, ne de oynayan çocuklar. Ürkütücü şekilde sessizdi köy. İçini bir endişe kaplamıştı. Evine doğru yürüdü. Tepenin ucundaydı evleri. Fazla yüksek değildi ama tüm köyü görebiliyordu o heybetli şato. On beş dakika yürüdükten sonra ulaştı evine. Kapıyı çaldı, çaldı, çaldı. Ses gelmiyordu içeriden. Ailesi çok derin uyuyor olmalıydı. Kahya da ağaç evdeydi zaten. O yüzden kimse açmıyordu başka açıklaması yoktu. Evin arkasına doğru yürümeye başladı. Küçük kümes görünümlü yapıya girdi. En fazla bir kişinin girebileceği bir girişti. Acil kaçışlar için gizli bir yol olsa da, Dios için sadece gizli bir girişti. Gece geç saatte evden kaçıp, arkadaşlarıyla oynadıktan sonra eve girdiği yerdi. Ailesi fark edememişti bile.

Sürüne sürüne girdi eve. Şimdi depodaydı. Kilitliydi tabiki kapı. Sadece içeriden açılıyordu. Ama bunuda yolunu bulmuştu Dios. Kılıcını duvardan geçirdiği gibi açılmıştı kapı. Gizli bir kapı misali, gizli bir kilidi vardı. Kendini babasının başucunda asla sonunu duyamadığı bir macera kitabında gibi hissediyordu, ne zaman bu kapıdan geçse. Yüzüne oturan gülümseyle birlikte yatak odası katına çıktı. 3 katlı şatonun son katıydı burası. Çalışanların yatakları ise en aşağıdaydı. Dios bunu hep haksızlık olarak görmüştü. Çalışanların odalarında pencere bile yokken, onun penceresinden tüm köy, açık bir günde ise tüm ada görünüyordu neredeyse. Bazen sadece izliyordu bu manzarayı. Bazende uçarken hissediyordu kendini. Bazense tanrı gibi. Bu adaya böyle yukarıdan bakarken, cennetinden dünyayı izliyordu sanki. Emrediyordu yarattığı şeylere. Ama sonra kötü hissediyordu kendini. Adalet istiyordu her zaman, ama üstün görüyordu bazen. Beynindeki bu zıtlık rahatsız ediyordu onu. Ama zevk alıyordu ayrı ayrı ikisinden.

3. kata varmıştı artık. Ailesinin odasına vardığında kapıyı tıkladı. Annesi soyunurken girdiğinde annesi öğretmişti bunu. Kapalı bir yere girdiğinde her zaman kapıyı çal diye. Asla çalmadan girmemişti o günden sonra . İçeriden ses gelmeyince tekrar çaldı, tekrar çaldı, tekrar çaldı. Ses yoktu hala. Özür dileyerek içeri girdi. Annesi ve babası yatıyordu hala. Uyanma vaktiydi ama. O hariç herkesin uyuyacağı tutmuştu sanki. Yatağa tımanıp uyandırmaya çalıştı ikisini. Sarstı, sarstı. Ama ne bir tepki, ne bir hareket vardı. Ne olduğunu anlamasa da korkmaya başlamıştı. Neden uyanmıyorsunuz diye bağırdı tüm gücüyle. Ama hala ses vermiyorlardı. Kötü bir şeyler olduğunu anlıyordu. Yardım bulmalıydı. Aşağı, çalışanların odasına gidecekken köyden sesler geliyordu. Kalabalık bir grubun sesi tüm köyü doldurmuştu. 1. kata inip dışarı çıktı. Amcasının önderliğinde bir grup denizci askeri köydeki tüm evlere girip, uyuyan insanlar çıkarıyordu. Koşarak amcasına gitti ve neler olduğunu sordu. Amcası gözü yaşlı. "Çok şükür. Bir şeyin yok!" diye ağlıyordu. Ne olduğunu anlamasa da gözünden yaş geldi. Bir içgüdüydü belki. Kötü şeylerin olduğunu biliyordu. Ağlayarak "Annem ve babamı uyandıramıyorum Yardım et amca!" diye haykırdı. Amcasının resmen ağlıyordu şimdi. "Demek onlarda..." diyebilmişti sadece. "Demek onlarda ne?" Hiç bir şey anlamıyordu. Amcası neden ağlıyordu. Neden ailesi uyanmıyordu...

Amcası karşısına aldı onu. "Bak Dios. Nasıl kurtuldun bilmiyorum a... ama, dün korsanlar, lanet olası piç korsanlar köye saldırmış. Herkesi, herkesi... herkesi öldümüşler." diyebildi. Tekrar ağlıyordu çünkü. Zor konuşabilmişti zaten. Dios amcasının dediklerini anlamakta güçlük çekiyordu.

"Öldüler mi?

Ailem öldü mü?

Tüm köy öldü mü?
"

"Ben, ben ağaç evimde kaldım dün akşam. Ama korsan filan duymadım. Hem hepsi sağlıklı görünüyor. Nasıl ölmüş OLABİLİRLER."

Gözlerinden sağnak akıyordu. Anlamıyordu. Nasıl, nasıl olabilirdi bu. Ne bir damla kan. Ne bir mucadele. Nasıl bir kıyımdı bu...



Ailesinin ölümünden sonra Dios'un bakımını amcası üstlenmişti. Tüm köyün nasıl öldürüldüğü bilinmesede, korsanlar tarafından yapıldığı kesin olarak kanıtlanmıştı. Ayrıca üst düzey doktorların yaptığı araştırmada hiç bir fiziksel yaralanmaya rastlanmamıştı. Dios ve amcası, denizcilerle birlikte tüm köyü gömmüşleri. Ailesini bile soğuk kanlılıkla gömen Dios, ölü çocuk bedenleri, arkadaşlarını görünce kriz geçirip yıkılmıştı.
Her zaman ki rüyayı görüyordu yine. Kılıçtan ellerle köylülere zarar veriyordu. Tutmak istiyordu sadece. Sarılmak istiyordu ailesine. Öpmek istiyordu kız arkadaşlarını ama kesiyordu onları elleriyle. Ama garip bir şey vardı. Kesilen köylüler diğer rüyalara göre hareketsiz, bağırmadan ve acı göstermeden öylece duruyorlardı. Arkadaşları birden etrafında çember oluşturmuştu. "Biz zaten öldük Dios. Biz zaten öldük. Bedenlerimize bile saygın yok mu Dios?"
Ter içinde uyandı yine. Etrafında bakındı. Kimsesiz kalmıştı. Ve kimse yoktu etrafta. Ağladı yattığı yerde. Herkesi kaybetmişti. Herkesi yitirmişti. Korsanlar neden onuda öldürmemişlerdi ki. Yanlız kalmaktansa ölmeyi tercih ederdi. Yatağın karşısındaki aynada yansımasına baktı. Islak kırmızı gözleri, bir şeytanı andıran gözleri. Lanet olsun. Kimsenin yapabileceği bir şey yok muydu? Neden önlenememişti? Neden korsanlar köye saldırmıştı? Hiç bir şey bilmiyordu.
Amcası kapıda görünmüştü. "Demek uyandın." diyebildi. Gözleri yaşlıydı hala. Yaşlanmıştı amcası ayrıca. Çökmüştü köyde gördüğünden beri. "3 gündür yatıyorsun. Doktor çağırmak zorunda kaldım. Kriz geçirmişsin."
"Neden amca? Neden saldırdılar köyümüze?"
"Eski bir efsanenin peşindeydiler evlat. Şimdi anlatılacak şey değil. Uyu ve dinlen." dedikten sonra anlına dokunmuştu Dios'un. İkiletmedi.
Aynı rüya. Ter içinde uyandı. Kurtulmak istiyordu bu lanetten artık. Ama rüyaları daha da kötü olmuştu. Çembere aileside katılmıştı bu sefer.
1 yıl sonra
Tüm köy çemberdeydi. Amcasıyla yaşamaya alışmıştı ama. Ailesini ve köyünü çok özlüyordu. Her gün aynı saatte. 8'i 2 geçe aynı şekilde sıçrıyordu yataktan. Aynı rüya. 1 yılda değişen tek şey çemberin üyeleriydi. Yataktan kaktı. Amcasını uyandırıp elini yüzünü yıkadı ve bahçeye girip sulamaya başladı. Huzur buluyordu böyle yaparak. Öldürülen herkesin yerinde bir ağaç dikmişyi koca araziye. Amcasının tek katlı evinin önünde orman olacaktı seneler sonra. Bu fikir hoş görünüyordu ama ölenlerin acısı için yetersizdi. Kalbi intikam için yalvarsada, beyni güçlüzlüğünü kabul etmişti. Ayrıca ne korsanların nerede olduğunu biliyordu, ne de güçlerini...

Her gün ki gibi amcasına sordu. Korsanlar neyin peşinde diye ama amcası yaşının küçük olduğunu söyleyip anlatmamıştı yine.

8 yıl sonra.

17 yaşındaydı şimdi. Amcasının evinin önündeki ormanı sulamaya gücü yetmiyordu artık. Tanrıya bıraktı ormanı. İyi bakıyor gibiydi şimdilik. 12 yıldır, 5 yaşından beri gördüğü rüya değişmemişti. Her sabah istisnasız 8'i 2 geçe ter içinde, sıçrayarak kalkıyordu yataktan. Bu sabahta öyle olmuştu. Amcasını uyandırıp elini yüzünü yıkadı. Amcası uyandıktan sonra 8 yıldır her gün sorduğu soruyu sordu. "Amca korsanlar köyden ne istiyordu?"

Amcası iyice yaşlanmıştı artık. Yavaş yavaş yaklaştı Dios'a. "Evlat!" diyebildi bir nefeste ancak. 2. bir nefes alıp devam etti. "Senin baban güçlü bir adamdı. Korsanlardan nefret ediyordu, bu yüzden onlarla savaşıyordu. Bir gün ödüllü korsan grubunu öldürdükten sonra kaptanın ellerini kesti. Ayrıca gemiden hazineyi aldı. Denizin hazinesi, şeytan meyvesi. O korsanın elleri yerine kılıç taktığını duydum. O gün köye saldırdıklarında ise meyvenin peşindeydiler ama bulamamışlardı. Baban zeki biriydi sonuçta."

Dios'un aklında kalan tek şey, elleri yerinde kılıç olan korsan. Her gece rüyasında kendini gördüğü şekilde. Nasıl olabilirdi bu. Düşünemiyordu. Bu tanrının laneti miydi yoksa? Babasının yaptığı şey yüzünden mi her sabah lanetleniyordu? Amcasından izin isteyip odasına çekildi. Düşünmeye başladı. Şeytan meyvesini anlatan amcasının sözleri yeni ulaşmıştı beynine. Babasının anlattığını hatırlıyordu bu meyveyi. İnsana üstün güçler veren meyve. Yarısıda uykuya kaldığını hatırlıyordu. Korsanlardan almıştı demek ki. İntikam alevi sarmıştı vucudunu. Kalktı yataktan ve köye koştu. Koca ormanı, 121 ağaçlık ormanı koşarak geçti. Köyün başında durdu. Heybetli şatoyu gördü. Bitkiler sarmıştı her tarafını. Kimse kullanmamıştı yıllardır. Mezara uğradı gitmeden önce. Ailesinin ve arkadaşlarını mezarına. Beyaz çiçekler sarmıştı tepelerini. 121 çiçek tepesi gibi duruyordu mezerlık. İronik olarak ölümle alakası yok gibiydi. Ölümden doğan çiçekler diye düşündü...

Sonra tırmandı şatoya. Ön kapıdan girdi. Farelerden ve yarasalardan başka canlı varmış gibi görünmüyordu. Meyvenin nerede olduğunu biliyordu. Hiç giremediği odada. 3. kattan yükselen merdivenlerdi bunlar. Daha önce hiç çıkamamıştı. Kapısında kocaman "SEN çıkamazsın buradan" yazıyordu. Hiç anlamamıştı ne demek olduğunu, hala da anlamıyordu. Duvarın karşısına oturup yazıya gözlerini dikti. Lanetlercesine bakıyordu. Beyniyle açmaya çalışıyordu sanki kapıyı ama nafile. Ağır kapı kıpırdamamıştı bile. Aklına hiç bir şey gelmiyordu. Kapının sağındaki 2 deliğe baktı. Ordan geçmesine imkan yoktu. Kollarının sığacağı kadardı ancak.

Beyninde flash patladı sanki. Babasının verdiği dil derslerini hatırladı. "SEN" bu kelimeyi hatırlıyordu ama nereden? Babasına ilk kez rüyasını anlattığında kullanmıştı. SEN rüya demekti. Rüyasında kılıçtan kolları vardı. Bu kapılar kılıçtan kollarla mı açılıyordu? Hayır SEN geçemezdi kapıdan. Korsana karşı önlemdi bu. Kapıya yanaşıp 2 kolunu deliklere sokup kolları çekti. Ağır kapı yana çekilerek açıldı. Geniş bir odaya girmişti şimdi. Birbirinin aynısı 8 kapı vardı. Arkasından kapı kapandı. Oda tamamen karanlıktı şimdi. 8 tane kelime parlıyordu ama. Sırasıyla Tabanca, z, y, kılıç, yay, s, meyve, kapı.

İkinci bir şifreyle karşı karşıyaydı. Birinciyi zor çözmüşken ikinciyle uğraşması gerekecekti. Kendini yere bıraktı. Karanlık odada 8 yazının ışıltısının yanında tavanda neredeyse görünmeyen bir yazı vardı. "ay s gun o"...

Ne demekti bu şimdi. Buranın korsanlara karşı tuzaklarla dolu olduğunu biliyordu. Muhtemelen meyve tuzaktı. Peki ya kılıç olabilir miydi? Her zaman kılıç isterdi babasından...

Ama kesin emin olmadan bir şey yapamazdı. Tavandaki yazıya odaklandı. Aynı dilde bir şifre olabilirdi. Tüm beyin hücrelerini bu işe verdi. "ay" y harfiydi hatırladığı kadarıyla. Gun tabancaydı. 2 yazıyı bulmuştu şimdi. "s" ve "o" kalmıştı bir tek. Düşündü, düşündü. Aklına geldi. Her şey yerine oturuyordu şimdi. "s" ile demekti. "o" ise arasında demekti. Kurallı bir cümle değildi ama anlatılmak istenen belliydi. Tabanca ile y arasında. Bu kadar netti. Hiç bir şüphe duymadan z yazan kapıya yöneldi. Kapıyı açtı ve karanlığa yöneldi. Bir sorun yoktu gibi. Ama hiç bir şey olmuyordu. Yazı aramak için etrafına bakındı. Ama hiç bir şey yoktu. Kapıyı kapattı ve ışık geldi. Karanlık oda aydınlanmıştı birden. Camın üzerinde duruyordu. Altında garip meyveyi görebiliyordu. Garip bir şekli vardı. Üzerinde garip kıvrımlar vardı. Ama etrafı tamamen boşluktu. Camı kırdığı anda düşecekti. Fazla şansı yoktu. Meyveyi alıp yemesi gerekiyordu. Eğer meyve onu kurtarırsa intikam alabilirdi. Yoksa ölecekti. Sert bir tekmeyle kırdı camı. Aşağı düşmeye başladı. Meyve yağlanmış gibiydi. Tuttuğu gibi kaydı elinden. Ondan hızlı düşüyordu sanki. Son anda tuttu ve ısırık aldı. Yeri görebiliyordu. Yaklaşık 10 saniyedir düşüyordu. 500 metreden fazlaydı yani. Aşağı daha bu kadar yolu vardı. Düşecekti. Ölecekti. Sadece efsane miydi bu meyve? Kurtulma umudu yokken. Havada kanat sesi duydu. Sabitlenmişti. Biri mi kurtarmıştı onu? Döndü ve arkasına baktı. Siyah kanatlar omzundan çıkıyordu...

_________________
avatar
Captain 'God' Usopp
Admin

Mesaj Sayısı : 285
Kayıt tarihi : 18/12/15

Kullanıcı profilini gör http://oprpg.forumdizini.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Npc Günlükleri-Koramiral Ojo De Dios

Mesaj tarafından Captain 'God' Usopp Bir Cuma 26 Şub. 2016, 02:02

Hayatta bazı şeyler vardır ki kimsenin el sürmemesi gerekir. Birisi için o kadar değerlidir ki o şeyler, sadece dokunsanız bile o kişi sizi öldürmek ister.
Muerte adası
5 yıl önce..
İsimleri Tonto Korsanları olan bir grup ahmak bir adamın hazinesine el sürmeye cesaret etmişti.
Bu olay yaşanmadan 10 gün önce..
Mensajero Korsan tayfasının kaptanı Malan Noticias 20 milyonluk ödülünü yeni almıştı. East Blue'da isimlerini duyurmuş, Grand Line'a gitmek istiyorlardı. Louge Town'a çokta uzak olmayan bir adada, Hogar adasında erzak alışverişi yapıp Louge Town'da kısa bir mola vermeyi planlıyorlardı. Louge Town Denizci Karargahının komutasını taşıyan Kaptan Plata East Blue'da korkulan bir adam olmuştu.

East Blue'dan Grand Line'a neredeyse hiç korsan gitmiyordu. Bunun tek sebebi Louge Town denizcilerinin başarısıydı. Kaptan Plata ve Yüzbaşı Fumador Louge Town'a uğrayan her korsan tayfasını hemen etkisiz hale getiriyorlardı. Ödül avcıları East Blue'da kalmak istemiyorlardı. Çünkü denizciler o kadar başarılıydı ki kendileri para kazanamıyordu.

Bu yüzden Kaptan Malan Noticias akıllıca bir karar verip, Louge Town'da sadece kısa bir mola vermeyi planlamıştı.
Hogar adasında alacağını alan Kaptan Malan Noticias ve tayfası harekete geçmişlerdi ki, Tonto Korsanlarının kaptanı Increible Tonto nam kazanmak için Mansajero korsanlarına saldırmak gibi bir hata yapmıştı.

Malan Noticias yediği şeytan meyvesi ile tek başına Tonto korsanlarını hüsrana uğratıp, gemilerinin direğini kırdı ve flamalarını aldı. Denizde sürüklenen tayfa 5 gün içinde şeytanın rehberliğinde Muerte adasına vardılar. Muerte adasında ki 121 çiçek tepesinin yanında bulunan ormandan ağaç kesip gemiyi onarıyorlardı. 5 gün son gizemli bir kuş adaya doğru uçmaya başladı. Geminin gözcüsü dilini yutmuştu, bir hayal gördüğünü sanıyordu.
"K-kkk-Kaptan, Kırmızı gözlü bir karga geliyor." diyebildi sadece. Kaptanın rengi o kadar çabuk atmıştı ki, dışardan bakan biri korkudan öldüğünü söyleyebilirdi. Göz bebekleri o kadar küçülmüştü ki, o gözlerin sırf kahverengi olduğu sanılabilirdi, o kadar çok terliyordu ki t-shirt'ü su içinde kalmıştı.

Karga adanın üzerinde tur atarken, kesilen ağaçları fark etti ve ölümün şarkısını söylemeye başladı. Mor bir aura sararken karganın etrafını korsanlar çığlık atmaya başladı. Günler ve gecelerce korsanlar acı çığlıkları attılar. Her biri tek tek ölene kadar devam etti bu işkence. Hepsi acıdan dolayı öldüler. Kafaları ise adanın etrafına asıldı. O günden sonra adada kocaman bir tabelada 28 tane kazığa geçirilmiş kuru kafanına yanında "Kırmızı Gözlü Karganın evidir." yazdı. Korsanlar bu adadan ölümüne kaçtılar...

_________________
avatar
Captain 'God' Usopp
Admin

Mesaj Sayısı : 285
Kayıt tarihi : 18/12/15

Kullanıcı profilini gör http://oprpg.forumdizini.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz