Taivaan Sininen ja Valkoinen[Rogue]

2 sayfadaki 2 sayfası Önceki  1, 2

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Geri: Taivaan Sininen ja Valkoinen[Rogue]

Mesaj tarafından West Blue Anlatıcı Bir Cuma 10 Haz. 2016, 14:36

Dışarı çıktığında güneşin kızıllaştığını fark ediyordu Rogue. Kapının iki tarafında bekleyen adamlar Rogue gelince duruşlarını dikleştirip konuşmadan yürümeye başlamışlardı. Rogue ile aralarında biraz mesafe olmasına dikkat ediyorlar gibi görünüyorlardı. Benzer yapılardan dizilmiş sarı soluk taşların bir araya gelmesiyle oluşmuş, derme çatma bir sürü yapının yanından geçtikten sonra. Etrafından hiç bir şey olmayan saraydan çatma bir yapının yanına gelmişlerdi. Bu sefer önde yürüyen iki adam da ayrılmış 3 adam bir üçgen şeklinde yürümeye başlamışlardı. Rogue tam olarak bir eşkenar üçgen şeklinde yürüdüklerini fark etti. Saray çatması yapıya baktığında dikine uzanan bir yapının etrafına yapılmış şato gördü. Etrafında ki bahçe'nin içinde mavi ve beyaz kıyafetler giyen, üzerlerinde ki zırhlarda ise limanda gördüğü bayraktakine benzer üfürükçü tanrı'nın resmi olduğunu gördü. Adamların ellerinde kılıç ve ya mızrak vardı. Bahçede 42 adam saydı.

Devasa yapının sağından ve solundan geçen caddelerde ise 3'er kişilik adamlar bekliyordu. Gelen geçen herkesin yüzüne bakıyorlardı. Biraz daha ilelerdiğinde Rogue ve üçgenin diğer iki köşesi adanın ormana yakın en arka kısmında nadiren bulunan bir gece konduya girdiler. Girildiğinde hiç bir şey olmayan bu evde, mum, yağ ve kahve kokusu aldı Rogue. Bir yerleden sesler geldiğini duyuyordu. Adamlardan biri meşalenin tabanına vurunca bir kişinin sığabileceği bir delik gördü Rogue.
"Lütfen önden buyrun." dedi adam.

Delikten 3 metrelik atlayış yapıp alt kata inince bir tünelde olduğunu fark edecekti Rogue. Yanyana en fazla bir kişinin yürüyebileceği bu dar tünelin ucunda ise ışık sızan bir kapı vardı. Rogue'un ayak sesleri tünelde yankılanırken kapının gözetleme deliği açıldı. Sonrasında kapı tamamen açıldı. Sıradan yüze sahip olan bir kadın "Hoşgeldin Efendi Rogue." dedi ve kapıyı ardına kadar açıp eliyle buyur etti Rogue'u.

İçeride masalarda kulaklık takıp önlerinde ki kağıda bir şeyler yazan onlarca insan vardı. İleride bir koridorda ise sağlı sollu kapılar. Tam karşıdaki kapıda ise J.P. yazıyordu. Kapıya ilerleyince kapıdan bir adamın çıktığını gördü. Sarı saçları, mavi keskin gözleri ve güzel yüzü olan adam yüzünde gülümseme ile karşıladı Rogue'u.
"İsku adasına hoşgeldin Rogue. Gerçi bu günlerde Vaara diyorlar. Ben Johto. Bu adada ki idare bende. Jack'ten aldığımız mektup bizi ziyadesiyle sevindirdi. Ada üzerinde hakimiyet kurmak için yakında harekete geçeceğimiz bu günlerde, senin gibi birinin faydasını göreceğimize eminim. Aç mısın? Bir şey içmek ister misin? Bir ihtiyacın varsa söyle, yerine getirilsin. Çünkü yarın şafakta bu adayı ele geçireceğiz." dedi gülümsemesini bozmadan ama gözleri daha karanlık...
Johto:

_________________
avatar
West Blue Anlatıcı

Mesaj Sayısı : 65
Kayıt tarihi : 17/01/16

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Taivaan Sininen ja Valkoinen[Rogue]

Mesaj tarafından Misafir Bir Cuma 10 Haz. 2016, 18:08

Dışarıya doğru adımlarken, pek bir şey düşünmedi Rogue. Bu durum dışarı çıkıp, bir süre rengi sarıdan kızıla evrimleşen güneşi izlediği sırada da değişmedi. Beyni en az gözleri kadar boş ve sessizdi. Belkide, sessizlik dört denize olan yolculuğundan beridir ihtiyacı olan tek şeydi. Dışarı çıkmasıyla, gevşek duruşlarını dikleştiren iki yoldaşını pek umursamadı. Onlar önden giderken, Rogue arkadan ağır ağır ilerliyordu. Adamların kendisi ile aralarına mesafe koyma çabalarına bir tepki göstermez iken, kısmen bu isteklerini anlayışla karşılayıp kendini uzak tutuyordu bu iki heriften. Bu tarz insanların yakınında olmasına ihtiyacı yoktu zaten siyahların adamının. Korkaklar onun gözünde bir çöpten ötesi değildi ve çöpler hep çöp olarak kalmalıydı. Buranın havası Rogue'nın hoşuna gitmiyordu. İğrendirici bir havası ve görünümü vardı. Rogue, duvarlardan sezen kasveti hissedebiliyordu. Kızıl gözleri sarı soluk taşların bir araya gelmesi ile oluşmuş bu yapıları dikkatlice izliyordu; ama canlılığını kaybetmiş bu yere nasıl bakarsa baksın, ne gözle bakarsa baksın bu yerin lanetlenmiş bir yer olduğu fikrini aklından çıkartamıyordu. Ka-ha uygarlığının da bir kralla yönetildiğini düşündü ama Ka-ha uygarlığı ile burası arasındaki fark çok fazlaydı. Bu yerle ilgili içine sinmeyen şeyler vardı kızıl gözlü adamın.

Yapıları geçip, bir kaç sokağa saptıktan sonra kendisini Phya Mies'in kişisel sınavına girdiği adada, gördüğü bir yapıya benzer bir yapının karşısında buldu. O sırada iki adamın önde yürümeyi kesip, kendisininde dahil olduğu bir eşkenar üçgeni andıracak şekilde yürümelerini, ani bir saldırıya karşı hazırlıklı olma dürtüsüyle yaptıklarını düşündü.  Bu yapının etrafında hiçbir şey olmamasını tam olarak bir şeye yorumlayamadı ya da bir anlam veremedi. "Bahsi geçen kral burada mı yaşıyor yani?" Kendi kendine mırıldanmakla yetindi sadece. Ardından gözlerini bu yapının çevresine konuşlanmış kırk kadar askere çevirdi. Kimisinin kılıç, kimisinin ise mızrak taşıdığını görünce bunun bir ordu olduğunu kanaat getirdi. Zaten askerlerin üzerindeki mavi ve beyaz karşımı zırhın üzerine işlenmiş limanda gördüğüyle aynı olan üfürükçü tanrının resmi bunların kralın askerleri olduğunu kanıtlar nitelikteydi.

Gözlerini adadaki diğer cansız yapılardan farklı olmayan bu saraydan çekip, gözünü sokaklara dikti. Sokak başına dizilen üç er adamın gelen geçen herkesin yüzüne neden bu kadar dikkatli baktığını düşündüğünde, aklına birilerini arıyor olabilecekleri fikri geldi kızıl gözlü adamın, zaten bu durumu pekte umursamadı. Gözlerini bir yerlere bakma işinden alıp koyup, önüne çevirdi ve sessiz yürüyüşünü bozmadan ilerleyişine devam etti.

Bir gecekondunun içerisine girdiklerinde, ilk başta bir şey anlamadı. Hiçbir şey yoktu ama burnuna mum, yağ ve kahve kokusu geliyordu. Ayrıca kulakları kendisine yanıltmıyorsa bazı sesler duyuyordu. Başta bunları yanındaki diğer iki adamın çıkardığını düşünüp onları izlemeye koyuldu ama ses onlardan gelmiyordu. Etrafına şöyle bir baktığında, aklına bu iki adam tarafından tuzağa düşürülmüş olabileceği fikri geliyordu ama Phya Mies'in ismi herkesin bilebileceği bir isim değildi ve bu adada tapınakçılar dışında kendisini tanıyan bir topluluğun olmadığından da emindi. Bu bir tuzak değildi, gizli geçit olmalıydı.

Nitekim dürtüleri onu haklı çıkartıyordu. Aşağıya doğru inen gizli bir geçit vardı. Tek bir kişinin geçebileceği kadar genişlikte olan bu yere şöyle bir baktığında üç metre kadar fark olduğunu görecekti. Adamların buyruğu ile önden  ilk atlayıp, bir koridorla karşılaştığında ilerlemeye başlamadan önce kafasını yukarıya doğru kaldırıp son bir kez daha baktıktan sonra ilerlemeye başladı. Işığı sızdıran bir kapıya doğru yürüyordu ve adım sesleri koridorda yankılanınca önce gözetleme deliği, ardından kapının tamamı açılmıştı. Sıradan bir kadın, Rogue'yı karşılamıştı. 

Kapının ardından içeri girdiğinde, masalara konuşlanmış onlarca insanın kulaklarına bilmediği bir cismi takıp bir şeyleri kağıda yazdığını gördüğünde şaşırmadan edemedi. Tam olarak ne yaptıklarını bilmiyordu ve işlerine ne kadar odaklandıklarını, kendisi içeri girdiğinde birinin bile başını kaldırıp bakmamasından anlayabiliyordu.

"İlginç." Bu durum karşısında söyleyebileceği tek şey buydu. Ağır adımlarını karşısındaki sağlı sollu odaların olduğu koridora doğru yönlendirmişti. Hemen karşısındaki odaya yaklaştığında ise kapının açıldığını görünce duraksamış ve kapıdan dışarı çıkan  insanı süzmüştü. Sarı saçları, mavi gözleri ve güzel yüzü, Rogue'a kitaplarda okuduğu asil kraliyet prenslerini anımsamasına neden oluyordu. Bahsi geçen Johto'nun bu adam olduğunu düşünüyordu ve nitekim konuşmaya başlayıp, kendini tanıttığı sırada bu düşüncesi tescilenmişti.

Rogue, amcası olarak gördüğü Jack'ten bir mektubun buraya gönderildiğini duyunca biraz şaşırmıştı. Bu durumdan haberi yoktu ve aslında bu çoğu şeyi açıklıyordu. Yüzündeki soğuk ifadeyi değiştirmeden Johto adındaki bu adamı dinlemeye devam ettiğinde yarın bu adanın ele geçirileceğini öğrenmiş ve yüzünde memnun bir tebessüm belirmişti.

"Burada olanları anlatmanı istiyorum." İyi bir giriş cümlesi değildi, kibar hiç değildi. Adamın kendisini odasına davet edip, ada hakkındaki gerekli bilgileri vereceğini umut ediyordu. "Ve benden tam olarak yapmamı istediğin şeyi..." 

Rogue'nin gözleri bir anlığına parıldadı ve kızıl gözleri, adamın mavi gözlerine kenetlendi. Birazda olsa heyecanlandığını hissedebiliyordu siyahların adamı; çünkü buradaki ele geçirmenin, ileride Na-ha ve Ka-ha uygarlığına yapacağı şeylerin bir komplikesi olacağına inanıyordu.

Rogue'in heyecanlanmasının temsili:

Misafir
Misafir


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Taivaan Sininen ja Valkoinen[Rogue]

Mesaj tarafından West Blue Anlatıcı Bir C.tesi 11 Haz. 2016, 14:41

"Sabır en büyük erdemdir." diyor başlangıç olarak Johto. "Sanırım senden Jack gibi davranmanı beklemek benim hatam." diye devam ediyor adam. Yüzündeki gülümsemesi solmuş durumda.

İçeri geçip oturduklarındda, soluk bir oda ile karşılaşıyor Rogue. Çok büyük olmayan bir odada, normal boyutlarda bir masanın arkasına atılmış gösterişsiz bir sandalyeye oturmuştu. Rogue'u ise karşısında ki sıradan sandalyelerden birini işaret ederek buyur etmişti. Sol tarafan alçak bir dolap vardı. Yarı açık bir kapısından gördüğü kadarıyla bir yığın kağıt ve kendisindeki gibi kutsal bir kitap vardı.
Sağ taraf ise boştu. Bir süre sonra adam konuşmaya girmişti.
"Bu ada eskiden İsku diye bilinirdi. Şimdilerde Vaara diye çağırılıyor. Her iki şekilde de burası yobaz bir adaydı. Eskiden Batı Rüzgarına tapan bu ada, soğuğu uzak tutması ve bereketli yağmurları getirmesi için, belli aralıklarla Tanrı'ya kurban sunarlardı. Eskiden bayrakları buydu." diyor bir kağıda paralel 3 dalgalı çizgi çekip.
"Sonrasında şimdiki Kral Huono adaya 100 adamı ile gelip adanın kontrolünü ele aldı. Başlangıçta ada halkını artık kurban vermeye gerek kalmadan adayı kalkındıracağını söyleyerek kandırdı. Sesini çıkaran bir kaç kişi de o gün ölünce ada halkı durumu kabul edip tanrılarına sırtını döndü. Başlangıçta her şey iyiydi. Kurban verilmeden yaşayan ada halkı memnundu. Kral dışarıdan getirdiği güçlü hayvanlarla iş gücünü azaltmıştı. Ada halkının ürettiği malları dışarı satıp ada halkının çok daha fazla kar etmesini sağlamıştı. Sonrasında yaptığı bu alım satım için aracılık parası almaya başladı. Sonrasında Kral olarak vergi almaya başladı. Ada topraklarını kaybedip betonlaşırken artık kar edemeyen çiftçiler başka işlere yönelmeye başladı ve ada üretimi tamamen kaybetti. Tüm ada halkı inşaatlarda, tersanelerde çalışmaya zorlandı. Aldıkları üç kuruş parayı da dışarıdan gelen sebze meyveye vermek zorunda kaldılar. Şu an Kraldan başka para kazanan kimse yok. İnşaatlarda ve tersanelerde çalışan halka verdiği paraları kat be kat sattığı mallardan alıyor. Ada halkı isyan etmenin eşiğine gelse de her seferinde baştaki adamı öldürüp dağılmalarına neden oluyorlar. Ama bizim olayımız farklı. Biz ada halkının ölmesini değil, yaşamasını sağlayacağız. Adayı kötü kraldan kurtarıp halka geri hediye edeceğiz. Asker yetiştirip bir daha aynı duruma düşmemelerini sağlayacağız. Karşılığında sadece bizim tanrımıza inanmalarını bekleyeceğiz. Tabi ki davamıza destek olmak isterlerse olabilirler."
diyor elinde ki kağıda bir kaç şema çizerken.
"Buraya kadar anladıysan planımıza devam edelim. Kralın sarayını yolda görmüşsündür. Eğer Jack'ten duyduğum kadar iyiysen sarayı izlemeni istiyorum. Vardiya sistemlerini, açıklarını bulmanı istiyorum. Her bir hareketlerini izle, gizli bir geçit varsa bulmaya çalış. En iyi yaptığın şeyi yap. Fark et." diyor direk gözlerine bakarken Rogue'n.

"Hazır olduğunda çıkabilirsin. Yanına istediğin kadar adam al. Gece gelip bana rapor ver. Şafakta bu işi bitireceğiz, bir şey bulsan da bulamasan da." diye bitiriyor konuşmasını.

_________________
avatar
West Blue Anlatıcı

Mesaj Sayısı : 65
Kayıt tarihi : 17/01/16

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Taivaan Sininen ja Valkoinen[Rogue]

Mesaj tarafından Misafir Bir Ptsi 13 Haz. 2016, 11:58

Adamın iğneleyici sözleri Rogue'e pek fazla etki etmedi. "Sia misa su kâhe" Rogue'nin bu sözleri Na-ha halkının yerel dilinden geliyordu. Karşısındaki bu adamın pek bir şey anlayacağını sanmıyordu ama söylediği sözlerin manası ortak dilde: "Ne söyledim/nerede hata yaptım" şeklinde bir şeydi. Yüzündeki boş ifade hâlâ yerini koyarken, bir an olması gerektiğinden çok daha fazla insanlara soğuk davrandığını fark etti. Eğer insanlarla iyi ilişkiler kurmak istiyorsa ve bu insanları piyonları olarak kullanmak istiyorsa yapması gereken iki şey vardı: Biri kendini onlara dost olarak inandırmak ve diğeri ise gücünü kabul ettirmek veya kanıtlamak olmalıydı onlara karşı.

Derince bir nefes aldığında, adamın yüz hatlarında dolaşan hayal kırıklığı Rogue'e biraz rahatsız ediyordu. Zira karşısındaki bu adam kendisinden amcası gibi davranmasını beklemişti ama Rogue'e amcasının gölgesinin ardında saklanan bir özenti değil, kendisiydi. Burada bir hata yaptığını düşünmüyordu. Muhtemelen adam kendisinin iğneleyici lafları karşısında bozulmuş ve bu şekilde karşılık vermişti. Pek kafa takılacak bir şey değildi Rogue için. Odaya geçtiklerinde Rogue'un odaya birkaç saniye bakması yeterli oldu. Bir kaç saniye içerisinde oda için gerekli olan tüm bilgileri kafasının içine yerleştirmişti. Çok büyük bir oda değildi ve bir tapınakçı liderine yakışmayacak bir sıradanlığı vardı odanın. Bir kaç kere daha geçmişte belli adaların karargahındaki liderlerin odasına göz attığında gösteriş fazlasıyla vardı; ama burada, ölçü kaçırılmamıştı. Bu Rogue'nin hoşuna gitmiş ve Johto adındaki bu adam siyahların adamının gözünde takdir kazanmıştı. Zira Rogue her şeyin bir ölçüsü olduğuna inanırdı ve bu ölçüyü birazcık bile aşanlar, Rogue'nin gözünde açgözlü insan olarak nitelendirilirdi ve Rogue bu tarz insanlardan ziyadesiyle nefret ederdi; fakat Johto Rogue'nin kendince yaptığı bu sınavdan geçmişti. En azından şimdilik. Belki ileride bu fikri değişirdi kızıl gözlü adamın.

Johto, masanın arkasına Rogue ise masanın önüne dizilmiş sandalyelerden bir tanesine oturduğunda sarışın adam konuşmaya başladı. Rogue, adamın ağzından çıkan hiçbir sözü kaçırmadan kendisini bekleyen bu uzun soluklu konuşmanın ilk etabını dinledi. Johto'nun kağıda çizdiği şemayı daha yakından görmek için elini masaya uzattı ve kağıdı elleri arasına alıp, bir kaç saniye dikkatlice baktı. İçindeki dürtüleri ona bu şemanın ileride işine yarayacağını söylüyordu. O yüzden kafasına kazımıştı. Konuşmanın ikinci etabı çok daha uzundu ve ada hakkında Rogue'nin yeteri kadar bilgi sahibi olmasına neden olmuştu. Özellikle Kral Huono adındaki bu adam hakkında edindiği bilgiler sonrası, bu şahısa çok büyük bir nefret besledi. Ölçü! Kesinlikle bu adam ölçüyü aşmış, üst düzey bir aç gözlüydü. Ölmeyi hak ediyordu ve Rogue eline fırsat geçerse bu adamı kendi elleri ile öldürmeyi deneyecekti kesinlikle. Konuşmanın son etabı, Rogue'yi en çok ilgilendiren kısmıydı. Jack'in mektubundan aldığı bilgiler doğrultusunda Johto adındaki bu adam kızıl gözlerden faydalanmak istiyordu. Bu yüzden Rogue'dan bir keşif ekibi kurmasını ve sarayı Tanrı vergisi gözleriyle izleyerek, kendilerinin göremediği detayları görüp rapor halinde kendisine sunmasını istiyordu. Siyahların adamı buna alışmalı idi. Bu gizemli gözlerden faydalanmak isteyenlere alışmalı idi kesinlikle. Bu gözlerin gizemini kendisine bile bilmiyordu ama bazı konularda işe yaradığı su götürmez bir gerçekti. Bu yüzden fazlasıyla nefret ettiği bu gözleri hâlâ söküp atmıyordu.  

Rogue, oturduğu yerden odaya bir kez daha göz atacak ama bu sefer bir şeyler arama dürtüsüyle bunu yapacaktı. Eğer Johto, boş bir adam değilse ve her şeye hazırlıklı ise bu odada gizlediği ekstra bir giriş/çıkış veya başka bir şeyler olmalıydı. Nitekim düşündüğü gibi bir şey varsa, bu gözlerden kaçmazdı ve eğer bulursa, bunu ifşa edip en azından Jack'ın mektubunda yazdıklarını yalancı çıkarmayacaktı. Bu adamın kendisini küçük görmesini istemiyordu.

Odayı süzdükten sonra eğer bir sonuç elde ederse iğneleyici bir şekilde eliyle orayı göstererek ifşa edecek ve ardından: "O zaman şafaktan önce görüşürüz." diyecekti. Eğer odayı süzdükten sonra bir şey bulamazsa ayaklanacak ve bu sözleri sarf edip odadan çıkacaktı.

Odadan çıktıktan sonra kendisini kapıda karşılayan kadının yanına gidecek ve: "Bana bir kaç saat rahatsız edilmeyeceğim bir oda ayarlayabilir misin matmazel?" diyecekti. Bilerek kibar olmak için kendini zorlayacaktı; çünkü sert adam olmaya devam ederse bu karargahta sevilmeyen adam olabilirdi. Önce kendini bu yeni insanlara ısındıracak ardından gücünü kanıtlayarak bu insanlarla arasına sınır koyup, kendisinden çok güçlerinden korkmalarını sağlayacaktı.

Odaya girdiği vakit yapacağı ilk iş bir sandalye varsa ona oturmak yoksa yatağa uzanarak babasının kendisine bıraktığı kitabı okumak olacaktı. Bir kaç saat boyunca bu kitabı okuyacaktı. Bu bir-iki saat içerisinde bayağı ilerleyeceğini ve babası eğer bu gözlerin gizemini keşfettiyse o satırlarda bunu arayacaktı. Bu gözlerin gizemini gerçekten merak ediyordu. Neden kendi ırkından başka ve bir kaç nadir insan dışında herkes bu gözlerden korkuyordu ve neden diğer gözlere nazaran daha gelişmişti bunu merak ediyordu ve hiç tanımadığı babasıyla kendi arasında köprü olan bu kitapta bu soruların cevapları olduğuna inanıyordu. İnanmaktan başka alternatifi yoktu zira.  

Misafir
Misafir


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Taivaan Sininen ja Valkoinen[Rogue]

Mesaj tarafından West Blue Anlatıcı Bir Çarş. 15 Haz. 2016, 19:08

Günlük II- Kısım:
Gece birden uyandım. Neden uyandığımı bilmiyorum. Bir his miydi bu? İçimde bir his vardı. Kalbimde bir yerde. Beynimde, tüm vücüdumda. Yataktan kalktım. Uzun süredir eve gelmiyordum. Geldiğimde ise babamla hiç konuşmuyorduk zaten. Son zamanlarda daha yumaşak davranıyordu gerçi bana. Sanırım artık yukarı çıkmak istediğimi dile getirmediğimden. Dövmüyordu mesela eskisi kadar. Ya da arada bana yemek bırakıyordu. İhtiyacım olduğundan değil ama olsun.

Henüz güçsüz ışık karanlıkta tutuyordu adayı. Evden çıktım. Vücudumda aynı his vardı. Mağaraya ilerledim. Evime Luola'ya girdim. Oradaydı işte. Dostum Kaveri oradaydı. Uzun zamandır görmediğim dostuma sarıldım. Geçen bu 3 sene onu daha da yaşlandırmıştı. Zaman bana aktığından çok daha hızlı akmıştı ona. Dostum yüzüme sevinç ve acı ile bakıyordu. Gözlerimde ki merakı gizleyememiş olmalıyım ki anlatmaya başladı. Bir gün aşağı inecekken yakalanmış. Sonrasında günlerce işkenceye maruz kalmış. Bir gün fırsatını bulduğunda ise kaçmış. Aklına gidecek başka bir yer gelmemiş dostumun. Bana gelmiş. Evimize gelmiş. Gözlerimde büyüyen öfkeyi kontrol edememiş olmalıyım ki gülümsedi Kaveri ve sakin olmam gerektiğini söyledi. Sadece ikimizin bir şey yapamayacağını, beklememiz gerektiğini söyledi. Bekledim.

Günlerce, aylarca ve yıllarca mağara yaşadık. Birlikte çalıştık, hem bedenlerimizi hem de zihinlerimiz güçlendirdik. 3 senede neler yaptığımızı anlattık birbirimize. Kaveri bana bulduğu bir kaç şeyden bahsetti. Kendi yaptığı bir cihaz ile etraftaki bir kaç adanın yerini tespit ettiğini onlardan birine gidebileceğimizi söyledi. Yanında getirdiği aleti çıkarıp gösterdi bana. Yeşil bir alan içerisinde sarı noktalar ve bazı daha küçük noktalar vardı. Bizim sarı nokta olduğumuzu söyledi. Aletin sağında ki bir düğmeyi çevirince şekil değişti ve adanın küçük bir kopyası ekrandaydı. Adada ki kayaları, yapıları ve gökyüzüne uzanan devasa ağacı görebiliyordum ekrandan. Sonra sağdaki başka bir düğmeti çevirdi. Bu sefer ada küçük bir nokta oldu ve etrafında başka bir kaç nokta daha belirdi. O adalardan birine gidebileceğimizi söyledi Kaveri.

İçimi bir heyecan kaplamıştı. En son ağaca tırmanmak istediğimden beri böyle heyecanlanmamıştım. Plan yapmak için günlerce mağardan çıkmadık. Ormanın meyveleri ve avlandığımız hayvanlarla besleniyorduk sadece. En yakındaki adaya çıkmaya karar vermiştik. Ama oraya yüzerek gitmemiz mümkün değildi. İkimizinde sal yapacak becerisi de yoktu. Bir gemi beklemeye başladık.

1 ay sonra uzakta bir noktanın yaklaştığını gördük. Adanın açığından geçip gidecekti. Adayı fark etmeyeceklerdi bile. Yaklaşık 3 saatimiz olduğunu hesapladı Kaveri. Kıyıya doğru koştuk üç beş parça eşyamızla. Kıyıdan denize atlayıp geminin yolunda duracaktık. Yüzdük, yüzdük, saatlerce yüzdük. Sonunda geminin geldiğini gördüm. Kaveri fark etmemişti. Geminin bayrağı iç içe geçmiş 3 tane üçgendi. Gördüklerimi Kaveri'ye anlatınca çok şaşırdı. Bunları görebilmemin imkansız olduğunu söyledi. İlk defa o zaman fark ettim, kırmızı gözlerimin farklı olduğunu. Kaveri'den daha fazla şey görebiliyordum. Gemide konuşalanları duymaya başladım bir süre sonra, Kaveri'nin duyamadığını da öğrendim.

Yanımıza geldiklerinde durdular ve bizi gemiye aldılar. Kötü insanlara benzemiyorlardı. Hangi adadan olduğumuzu sorduklarında söylemek istemedik. Sonrasında bizi kendi merkezlerine götürdüler. Adadaki Subay Puhdas ile durumu konuştuk. Ona neredeyse her şeyi anlattık. Kaveri ve benim için adamızın ele geçirilmesi önemli değildi. Tanıştığımız bu insanların adayı daha iyi bir yer yapacağını biliyorduk. En azından cehalet bitecekti...

Bir oda istemişti gördüğü kadından Rogue. Kadın nazik sözlerden ve yakışıklı yüzünden etkilenmişti Rogue'un. Gösterdiği odada günlüğü okurken birden kapı çalınmıştı.
"Efendi Rogue, artık gitmemiz gerekiyor." demişti onu getirenlerden biri.

Kapıya çıktığında toplamda 4 kişi olduklarını görecekti Rogue. Diğer ikisine bir de bir tane kadın eklenmişti. Birlikte geldikleri yoldan çıkmışlardı. Rogue aradığı gizli çıkışı bulamamıştı zaten. Ama gizli çıkış alternatif giriş demekti, böylesi daha güvenli olabilirdi.

Sarayın yanına geldiklerinde kadın "Pozisyonunuzu alın Efendi Rogue. Biz yakınlarda durup dikkati sizin üzerinizden almaya çalışacağız." dedi ve üçgen şekilde ayrıldılar...

_________________
avatar
West Blue Anlatıcı

Mesaj Sayısı : 65
Kayıt tarihi : 17/01/16

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Taivaan Sininen ja Valkoinen[Rogue]

Mesaj tarafından Misafir Bir Perş. 16 Haz. 2016, 00:10

Kafasında çalan müziğin eşlinde, gözleri; daha doğrusu kızıl gözleri satırları teker teker, bir çok kez yaptığı gibi okumaya başladı. Kitap okumak... Adasındaki insanlar için o kadar uzak kavramken Rogue okumayı ve bir tık ilerisi olan yazmayı fazlasıyla severdi. Okurken sıkılmaz, aksine kafasında canlandırdığı o tını eşliğinde büyük bir zevk alırdı. Zamanın acımasızlığını fazlasıyla tatmış olmasından ötürü, belkide en sevdiği andı kitap okumak; çünkü okuma yaptığı sırada zamanın nasıl akıp gittiğini anlamazdı. Yine öyle oldu. Babasının ardından kendisine kalan bir kaç şeyden biri olan; ama Rogue için belkide en değerlisi olan günlüğü okurken, yine zamanın nasıl geçtiğini anlamadı.

Yeteri kadar okuyamadı belki; çünkü rahatsız edilmek istemediğini söylediği halde kapısını tıklatan şahıs buna engel oldu. Gözleri hafiften sinirle alevlendi, yüzü hayal kırıklığı ile buruştu. Oysa almak istediği bilgileri alacağı kısma hâlâ gelememişti. Babasının Kaveri adlı arkadaşıyla adayı terk edip, tapınakçılara katıldığı kısma kadar okuyabilmişti anca. Lanet olası kadın, beni dinlemedi mi yoksa! Kapı kolunun açılma maksadıyla çevrildiğini fark ettiğinde, artık çok geçti. Kitabı okumayı yarıda kesmeliydi tapınakçı. Kapıyı açan, kendisini buraya getiren iki korkaktan biriydi. Rogue, adam konuşana kadar onu öldürmek istiyordu; fakat bu pervasız hissi adamın makul bir sebep sunmasıyla çabucak dinmişti.

Peh, babamın Kaveri adındaki arkadaşıyla tapınakçılara katılması gerçekten ilginç... Amcam, neden beni onunla tanıştırmadı acaba. Yoksa oda babam gibi, öldü mü? Yakın zamanda bu konu için amcamı rahatsız etmem gerecek galiba... Bu düşüncelerle boğuşurken, çoktan kendisine eşlik edecek olan ekiple bir araya gelmişti. Anladığı kadarıyla kendisi istediği kişi sayısını belirtmediği ve birilerini seçmediği için kafalarına göre hareket etmişlerdi. Kendisine eşlik eden iki korkağın yanına bir kadın eklemişlerdi ek olarak. Umarım kadın diğer ikisi gibi çürük mal değildir. Johto, bu ikisini bana vererek neyi amaçlıyor acaba? Yürümeye başladığı sırada, göz ucuyla kadını süzüyordu. Diğer ikisi çoktan Rogue'nin sınavından kalmışlardı; ama kadın, hâlâ o sınava girmemişti.

İçeriye alındığı gizli girişten, çıkmışlardı. Anladığı kadarıyla başka giriş-çıkış yoktu veya kendisi denk gelmemişti. Olması gerektiğine inanıyordu. Olurda gizli giriş-çıkış düşmanlar tarafından öğrenilir ve ani bir baskın sonucu tüm bu yer boşatılması gerekilirse, bunu ikinci bir çıkışla yapmaları gerekecekti. Aksi taktirde kendi mezarlarını kazarak, düşman için kolaylık sağlamış olacaklardı. Johto'nun odasında gözleri kayda değer bir şey göremediği için, şüphe duymadan edemiyordu. Böyle bir hata yapılamazdı zira ona göre. Eğer burada kalıcı olursa, buna bir çözüm getirmeyi deneyecekti kesinlikle; ama burada kalıcı olmak gibi bir hedefi de yoktu, şimdilik.

Hmm... Sarayın yapısını hatırladığım kadarıyla, ilk olarak bir kuş bakışı ile izlemem en iyisi olacaktır. Bu sayede görebileceğim tüm detayları görebilir ve izlediğim süre zarfında, askerlerin vardiyalarını ezberlerim. Ardından belki de, kralı ziyaret ederim. 

Kadının sözleriyle düşüncelerini bir kenara bırakıp, etrafına göz ucuyla baktı. En uzun bina, en azından şatonun bir kısmını kuş bakışı ile görebileceği kadar uzun bir bina arıyordu.

"Yüksek bir yerden önce kuş bakışı ile izleyeceğim bu insanları, daha sonra içeriye gireceğim. Sizden tek istediğim ben yukarıdan bu yeri izlerken, sizin bana içeriye girebileceğim bir açık bulmanız. Eğer siz bulamazsanız, zaten bu gözler o açığı görür..."

Bina. Seçtiği binaya doğru hızla ilerleyecekti. Bunu yapmadan önce bacaklarında rüzgar oluşturup, hızını artıracaktı. Rüzgar ile ayaklarını hafifletip, hızını artırabilecek kadar kabiliyetli olduğuna inanıyordu zira. Daha sonra ise, tüm dikkatini kaleye verecekti ve bu sıra dışı gözlerle izleyecekti. Gözlerinin sınırlarında olan her canlıyı, her nesneyi izleyecekti...

Rogue':

Misafir
Misafir


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Taivaan Sininen ja Valkoinen[Rogue]

Mesaj tarafından West Blue Anlatıcı Bir Paz 19 Haz. 2016, 15:28

Rogue sarayın sol çaprazında yüksekçe bir saat kulesine dikti gözlerini. Ön kapıda bekleyen adam binanın etrafında tur atmaya başladığı sırada Rogue rahatlıkla içeri girdi. Normalden hızlı ilerliyordu ve yürürken tozlar havaya kalkıyor. Merdivenleri hızlıca tırmanıp tüm sarayı görebildiği karanlık bir pencere buluyor Rogue. Yukarıdan bakıldığın sarayı daha detaylı görebiliyor. Sabah geldiği yoldaki kenarda duran kapının önünde gece 6 tane adam bekliyordu. İkisi elinde tüfek tutuyor, 2si kılıç ve diğer ikisi de mızrak tutuyordu. Ondan sonra 5 metre arayla dizilmiş bir mızraklı ve bir tüfekli adam bekliyordu. Sarayın tepesinde her köşede bir okçu ve bir tüfekli adam bekliyordu.

Bahçede ki adamlar 5 dakikada bir sollarında ki diğer bir noktaya kayıyorlardı. 4 kenarda bulun 6 noktayı bitirdiklerinde, giriş kapısının sağ tarafında bulunan genişçe kulubeye giriyorlar ve 2 saat daha dışarı çıkmıyorlardı. Çatıdaki nöbetçiler ise 1 saatte bir hepsi 1 dakikalığına dışarı çıkıp, başka bir grup geliyordu.

Her 3 saatte bir 3 tane adam saraydan çıkıp etrafı yoklayıp, nöbetçilerin yanına gidiyor, 10 dakika sonra geri içeri giriyorlardı. Çatıya ise başka bir adam gelip nöbetçilerle konuşup geri giriyordu.

Bu şekliyle saray geçilmez bir kale gibi görünüyordu. Tek kör nokta çatıda bekleyen adamların, nöbetçilerin bulunduğu yerin arkasını göremedikleri küçük bir alandı. Ondan sonra dizilmiş ağaçlar arasında görülmeden ilerlemek mümkün olabilirdi.

Şafağa 2 saat kala diğerleri yanına Rogue'dan rapor vermesini bekleyeceklerdi...

_________________
avatar
West Blue Anlatıcı

Mesaj Sayısı : 65
Kayıt tarihi : 17/01/16

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Taivaan Sininen ja Valkoinen[Rogue]

Mesaj tarafından Misafir Bir Ptsi 20 Haz. 2016, 23:29

Sting- Desert Rose:

Sanırım... Saat kulesi yeteri kadar iyi. Şimdi yapmam gereken, amcamın sözlerini boşa çıkarmadan; kendimi bu Johto'ya kanıtlamak. Saat kulesini gördüğünde ve ona doğru ilerlemeye başladığında İçinden geçirdiği düşünceler bundan ibaretti  İnandığı gibi kabiliyeti tekniği ile kendisini hızlandıracak kadar iyiydi; bu şekilde birazda olsa hızını attırıp, fiziksel olarak zayıflığının açığını, en azından hız için olanını kapatabilmişti; ama dürüst olmak gerekirse bu tempoda çok fazla koşabilecek olmasına kendisi bile inanmıyordu. Biraz daha böyle devam ederse bir süre sonra yorulacak ve dalağı şişip, kendini bir duvara dayayıp dinlenmek zorunda kalacaktı... ama dayanıklılığı en azından saat kulesinin en uygun penceresine çıkacak kadar dayanabilmişti. Pencereye vardığında, tek yaptığı birazcık soluklanmak ve ardından siluetini gizleyecek kadar karanlık olan bu yerden, kızıl gözleri ile izlemek olmuştu. Belkide hayatının en basit işiydi bu. Bu gözlerden nefret etsede, işe yaradığı gerçeğini kendisi de kabul ediyordu. 

Bir şahin gibi, göklerden yeryüzünü izlerken detayları görebiliyordu siyahların adamı... Tanrının laneti olan bu gözler, ona her şeyi gösteriyordu. Detaylar, Rogue her bir detayı Johto ve ekibine vereceği rapor için aklına kazırken, pek düşünmüyordu. Tek odaklandığı şey kırmızı gözleri ve onun gördükleriydi. Karşısından esen rüzgar, sarayın çevresindeki en ufak olaylar... Bunların hiçbiri bu adamın umurunda değildi. O sadece saraya ve sarayda görev yapan askerlere odaklanmıştı.

Ne kadar acınası... Bir insanın bu kadar korunmaya ihtiyaç duyması, ne kadar acınası... Aynı Kral Sai gibi... Bu kralların ölümle ilgili dertleri ne acaba? Ölüm kendilerini seçtiğinde, bu kadar korumanın kendilerini koruyabileceğine mi inanıyorlar gerçekten? Ne kadar acınası... Acınası bir gülümseme belirdi yüzünde. Yukarıdan baktığı bu insanlara, acıdı bir anlığına. Kral ve askerleri, denizci ve korsanların çağında çok sönük faktörlerdi. Korsanlar Kralı Gold Roger mi bir kraldı bu dünyanın insanlarına göre yoksa bu sarayın içinde yaşayan domuz mu?

Yeteri kadar izlediğinden emin oldu bir süre sonra. Tüm detayları kafasına kazıdı. Bir veya iki saat kaldığından emindi şafağın doğmasına... "O zaman daha fazla oyalanmanın manası yok." diye mırıldandı kendi kendine. Pencereden çekti kafasını ve ani bir ivme ile vücudunu döndürerek merdivenlerden aşağı inmeye başladı.

Aşağı indiğinde etrafına baktı. Kendisine eşlik eden üçlüyü arıyordu gözleri. Muhtemelen buralarda bir yerde, beni bekliyorlardır. Diye düşünürken, saraya göz ucuyla baktı. Gördüklerini üçlüye anlatacak ve onları Johto'ya rapor vermeleri için gönderecekti. Kendisi de o sırada saraya önden girip, daha fazla bilgi edinecekti. Sonrasından ise emin değildi, doğaçlama hareket etmeyi düşünüyordu. Kralı ziyaret, gizlice indirebileceği kadar askeri indirip arkasından gelecek öncü gruba kolaylık sağlamak gibi düşünceler vardı kafasında; ama emin değildi ne yapacağından. 

Üçlüye ve üçlüden birine denk geldiğinde, "Beni iyi dinleyin. " diye söze girecek ve ardından kafasına kazıdığı her bir detayı bu insanlara aktaracaktı. "Sabah geldiğim yoldaki kenarda duran kapının önünde sabahın aksine altı tane adam bekliyordu. İkisi elinde tüfek tutuyor, ikisi kılıç ve diğer ikisi de mızrak tutuyordu. Ondan sonra beş metre arayla dizilmiş bir mızraklı ve bir tüfekli adamlar vardı. Sarayın tepesinde her köşede bir okçu ve bir tüfekli adam var, en ufak hatada üstünüze binerler. Bodoslama girerseniz, işiniz yaş. Johto'ya gizlilikle saraya sızıp, gizlikle askerleri indirip asıl saldırıyı sonra yapması gerektiğini söyleyin." Bir kaç saniye duracak ve gözleri ile bu üçlüyü süzüp şuana kadar söylediklerini anladıklarından emin olacak, eğer şüpheye düşerse tekrar ve tekrar aynı kısmı anlatıp, anladıklarından emin olacaktı. 

"Devam edecek olursam, bahçedeki askerler beş dakika ara ile bir sollarına kayıyorlar. Bir kareyi andıracak şekilde dört kenarda bulunan altı noktayı bitirdiklerinde giriş kapısının sağında kalan bir kulübeye girip iki saat çıkmıyorlar. Eğer saldırıyı bu ana denk getirip, kulübeye ani bir baskın yaparsanız çoğunu alt edersiniz. Çatıdaki asıl sorunlar ise bir saate bir bir dakikalığına dışarı çıkıyorlar ve ardından yerlerine başka bir grup geliyor. Bir dakika içinde, büyük işler başarabilecek misiniz? Bilmiyorum. Bu bir dakika kanımca çok kritik, Johto bunu göz önünde bulundursun. Eğer bir dakikayı iyi değerlendirirseniz, kalenin düşmesi içten bile değil."


"Üç saate bir ise üç tane adam saraydan çıkıyor ve etrafı yoklayıp, nöbetçilerin yanına gidiyor, çatıya ise başka bir adam gidip konuşup geri geliyor. Birbirleri ile bu şekilde iletişim kuruyorlar ve böylelikle kale geçilmez bir duvara benziyor, değil mi? Benim bu ana kadar gördüklerimi dikkatli olan her insan, görebilirdi. Johto'nun benden asıl istediği şey ise, açık. Tek kör nokta çatıda bekleyen adamların, nöbetçilerin bulunduğu yerin arkasını göremedikleri küçük bir alan. Ondan sonra dizilmiş ağaçlar arasında görülmeden ilerlemek mümkün." 


Rogue duraksayacak ve tekrardan bu üçlünün söyledikleri her şeyi anlayıp anlamadıklarını kavramaya çalışacaktı. "Şimdi eğer dediklerimi anladıysanız, bunu gidip Johto'ya anlatın. Ben önden gidip, mayınları temizleyeceğim." diyecekti son olarak. Ardından fark ettiği o açıktan içeri girme girişiminde bulunacaktı. Ayaklarını hızlandırdığı aynı mantıkla, bu sefer farklı bir şey deneyecekti. Ayaklarını hafifleterek ses çıkarmadan yürüme olayını, bir insan için üst sınırlara çekecekti.

Misafir
Misafir


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Taivaan Sininen ja Valkoinen[Rogue]

Mesaj tarafından West Blue Anlatıcı Bir Çarş. 22 Haz. 2016, 23:20

İki adam ve kadın Rogue'un dediklerini hayranlıkla dinleyip, "Emredersiniz Efendim." diyorlar ve çekiliyorlar. Bu sırada Rogue gördükleri üzere köe noktaya doğru ilerliyor hafiflettiği sessiz ayakları ile. Sarayın köşesine geldiğinde korkulukları kolayca aşıp bahçeye giriyor. Kendisine yakın 2 tane adam 3 metre aralıklarla biri önünde, diğeri ise sağında bekliyor. İkisi de bakarsa görebilecekler Rogue'u. Köşeye sırtını verirse Rogue'n 2 metre ilerisinde askerlerin kaldıkları yer var. Oraya yaklaşarak iki askerin de görüş açısından çıkabilir. En son denetleme yapanlar 2 saat önce gelmişti. Yani adamların gelmesine 1 saat vardı. Baskına ise 2 saat vardı. Eğer Rogue bu adamları temizleyecek olursa 1 saat sonra gelen kontrolcüler bir şeyin ters gittiğini anlayacak ve baskına karşı önlem alabileceklerdi.

Rogue neler yapacağını düşünürken ilerisinde ki adam hareketlenmeye başladı. Aynı şekilde diğer herkes. Adam Rogue'n önündeki kulubeye gelecek, kulubeden bir adam çıkıp Rogue'n sağındaki noktayı alacaktı. Rogue'n ilerisine ise başka bir adam gelecekti. Çatıda ki adamların nöbet değişimine ise 10 dakika vardı.

_________________
avatar
West Blue Anlatıcı

Mesaj Sayısı : 65
Kayıt tarihi : 17/01/16

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

2 sayfadaki 2 sayfası Önceki  1, 2

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz